22 Mayıs 2017 Pazartesi

BİLİNDİK BİR GÖÇMENLİK HİKAYESİ VE BİLİNMEDİK KAHRAMANLAR!

Göç coğrafi bir yer değiştirme hareketidir. Zorunlu veya isteyerek göç eden birey; ekonomik, kültürel, eğitim ve savaş gibi ön plana çıkan sebeplerle bulunduğu coğrafyayı terk eder.  Göç etme hali her coğrafya için farklı unsurları barındıran özel bir yapıya sahiptir. Din, dil ve ırk farklılıkları sebebiyle göç eden birey çoğunlukla ayrımcılığa uğrar. Günümüz Batılı sosyal devlet yapısında ayrımcılık yasalarla engellenmeye çalışılsa da toplumsal bağlamda birçok birey ayrımcılığa uğramaktan kurtulamaz. Hatta kimi zaman bazı yasa yapıcılar dahi inandıkları olguların tersine hareket ederek ayrımcı davranabilirler. Dünyadaki ekonomik dengeler, paylaşımın adaletsizliği ve küreselleşmenin getirdiği değişim de birçok bölgede yaşanan göçü kaçınılmaz kılıyor. Her ne kadar küreselleşmenin olumsuz yönü çoğunlukla ekonomik olarak vurgulansa da güvensiz yaşam koşulları da göç olgusunu etkin kılan önemli bir unsurdur. Savaşların eksik olmadığı bir dünyada ise ne yazık ki göç etme olgusu normalleşmekten uzak duramıyor.        

Kendisi de Meksikalı bir göçmen olan Dulce Pinzon “Her Gün Süper Kahraman” isimli fotoğraf serisi ile Batı kültürüne mal olmuş süper kahraman ikonları üzerinden var olan toplumsal gerçekliği sarkastik bir tavır ile ele alıyor. Gerçek hikayeyi fantastik olan hikayelerle birleştiren sanatçı, göç neticesinde günlük yaşamda insanın sömürülmesini bize gösteriyor. Göz ardı edilen gerçekliğe dikkat çekilmesini sağlayan Pinzon, yarattığı simülasyon ile kurgunun varlığını gösterirken, aynı zamanda tanıdık bir ikon üzerinden ilgimizi çekerek aslında bir şeylerin “yamuk” gittiğine dikkatimizi çekiyor.

Toplumsal olgulara popüler kültür ikonları ile değinen sanatçı, çekmek istediği ilgiyi fazlasıyla yakalıyor. Her ne kadar kurgusal durum ironik görünse de aynı zamanda “rahatsız etmek” üzerine kurduğu bir düzlemde bize hikayeyi anlatıyor. Ortaya çıkan eserlerden otoritenin rahatsızlığı kadar toplumun büyük bir kesimini de rahatsız edecek bir gerçeklik kurgulaması izliyoruz. Süper kahramanlar güçlü olmalarının yanında, aynı zamanda kötülükle de savaşarak toplumu korumak üzere görevlilerdir. Fotoğraflardaki süper kahramanlar ise toplumu korumak değil, topluma hizmet etmek üzere vardır ve bu hizmet toplumun diğer bireylerinin çoğunlukla istemediği görevleri kapsar.

Pinzon, New York’da yaşayan göçmen bireyleri kullanarak bizi konunun gerçekliğine doğrudan taşımaktadır. Fotoğraflarda yer alana figürlerin Meksikalı birer göçmen olması önemli bir belgeli gerçeklik düzlemi yaratır. Böylece karşımızda sadece kurguyu sağlayan figürler değil, aynı zamanda durumun gerçekliğine sahip bireyleri görürüz. Bu da analizi yapılan sosyal durumu doğrudan karşımıza çıkarmaktadır. Uzun çalışma saatleri ve kötü koşullar onları yine bir kahramana dönüştürür ve bunu yaşamsal bir durum üzerinden yapar. Çocuklar süper kahraman kostümlerini giydiğinde birer güç temsili oluştururken, bu hikayede yetişkin bireylerin bu kostümleri giymiş olması aslında bize sömürülme üzerinden mağdur edilme halini yansıtır. Bulundukları konum sebebiyle işverenler tarafından suistimal edilen işçiler ait olmadıkları toplum tarafından da kullanılmış olurlar.

Amerika tarihinde bilinen göçmen fotoğrafları Alfred Stieglitz ve Lewis Hine’ın tarafından çekilmiştir. Daha çok belgeleme amaçlı çekilen fotoğraflarda Amerikan toplumundaki göçmenler görülmektedir. Stieglitz’in The Steerage (1907) isimli fotoğrafı Amerika’daki göçmenleri anlatan önemli bir başyapıttır. Stieglitz’in çalışmaları doğrudan bir çözüm yolu bulma niteliğinde olmasa da Hine’nin çalışmaları o dönemde dikkat çekmiş ve sosyal bir tepki doğmasına neden olmuştur. Özellikle çocuk işçilerle ilgili yapmış olduğu çalışma yasal düzenlemelerin de yapılmasını sağlamıştır. O günden bugüne göçmenleri oluşturan kültürel profil değişmiş olsa da göçmenlerin yaşam ve çalışma koşullarında pek değişiklik olmamıştır. Değişen en önemli unsur göçmen olmanın daha da zorlaştığıdır. Bahsi geçen bu konu sadece Amerika için değil, dünyanın birçok ülkesi için geçerlidir.

İngiltere’de yaşayan Yinka Shonibare, Nijerya kökenli bir göçmen olarak İngiliz toplumunun içinde var oluş sorunlarını anlatan bir seri fotoğraf yapmıştır. 1990’lı yılların sonunda gerçekleştirdiği fotoğraf serisi ile beyaz bir erkeğin kılığına girer. “Viktoryen Bir Züppenin Günlükleri” ismini verdiği fotoğraf serisini William Hogart’ın “The Rake’s Progress, Tom Rockwell (1732)” isimli bir zenginin zevk ve sefa içinde tükenişini anlatan resimlerinden yola çıkarak hazırlamıştır. Yaşadığı toplumun içinde sahteleşmiş bir kabullenilme hali ve ikiyüzlü tavrı fotoğraflarında sergileyen sanatçı, beyaz hizmetçi figürleriyle ötekileşme halini tersine çevirir. Birçok göçmen gibi her iki kültürü de yakından tanıyan sanatçı, toplumsal anlamda uğradığı ayrımcılığı ve ön yargılı yaklaşımları kurguladığı bu seride yer alan metaforlar ile gösterir.

İngiltere’de toplumsal anlamda ırkçılığa ve ayrımcılığa gönderme yapan bir diğer seri çalışma ise Koreli sanatçı Chan Hyo Bae’ye aittir. “Kostümle Var Olmak” isimli çalışmasında abartılı ortaçağ kostümleriyle Batı tarihinden kadın figürlerin kılığına bürünen sanatçı aynen Shonibare gibi Batılı bir toplumda farklı ırktan bir birey olarak yer almanın zorluklarını ifadelendirmektedir.  Irkıyla kurduğu bağlantı ellerinde gizlidir. Tüm kostümlere ve makyaja rağmen sanatçının elleri bizi sorunun gerçekliğine taşıyacak şekilde müdahalesizdir. Hyo Bae aynı zamanda uzak doğulu bir erkek olarak Batılı bir toplumun içinde yaşamanın zorluklarını da vurgular. Böylece toplumsal cinsiyetin kültürler arası yorumunu da ironik bir çözümlemeyle ele alır. Asyalı erkek imgesinin Batılı dünya da feminen bulunuşu sanatçı için kadın kostümleri içinde yapılan bir protestodur. Batıya ait masal kahramanlarının da kılığına giren sanatçı, içinde yaşamaya başlamadan önce batı toplumuna duyduğu hayranlığı da dile getirir. 

Sanatçıların fotoğraflarında göstergelerin temsil ettikleri ile diğer bireylere yükledikleri önemli anlamsal vurgu göz ardı edilmemelidir. Evrensel anlayışa taşınmadan ele alındığında çok lokal kalması kaçınılmaz olan göstergeler toplumun duyarlı hale gelmesinde önemli bir yapısallığa sahiptir. Fotoğraf sosyal olguları görünür kılan bir unsur olarak güçlü bir paydaya sahip olsa da esas olan toplumsal bilinç düzeyini arttırmada sivil toplum örgütlerinin katkısıdır. Çocukların nefret söylemlerine tanık olmayacakları bir toplumsal yapı belki hayal gibi görünebilir fakat mümkün olmaktan uzak değildir. Göçmen olan bireyin nefret nesnesine dönüşmemesi için kolektif bir bilinç oluşmak zorundadır.

Bu coğrafyada yaşayan bizler ise gösterilen durumlara bir şekilde yabancıyızdır. Ne Amerikalı, ne Nijeryalı, ne Koreli, ne de Meksikalıyız! Fakat bu yabancı olma hali bizim bu eserler üzerinden kendi gerçekliğimizi kurgulamamızı engellemez. Sanatçı yaşadığımız toplum içerisinde var olan gerçekliğe aynı görsel unsurlar ve bildiğimiz hikayelerle eşleştirme yapmamızı sağlar. Göçmen olan bireyin kötü koşullarda ve toplumun diğer “gerçek” bireylerinin istemediği işlerde çalışması -çalıştırılması- sadece Amerika ve Batı toplumlarına özgü bir tutum değildir. Çevremize baktığımızda bu duruma uygun birçok örneğe rastlamakta zorluk çekmeyiz. Göçmenlik hali ülkeden ülkeye olmak zorunda da değildir. Yaşadığımız coğrafyada da doğudan batıya kuzeyden güneye göçler yaşanmaktadır.







Göç eden bireylere karşı gelişen tutum bir süre sonra toplumsal bazı sorunların baş göstermesi ile birlikte yabancı düşmanlığına da dönüşür. Göçmenlerin öncelikli sorunu olan uyum sağlama zaten başlı başına birey için mücadele edilmesi geren bir süreç iken bir de çalıştığı toplumun diğer bireyleri tarafından ötekileştirildiği zaman işin boyutu çok yönlü olarak sorunsallaşacaktır.  Ekonomik dar boğazlarda sık karşılaşılan sorun genellikle istenmeyen işleri yapan göçmenlerin günah keçisi haline getirilmesi olarak gözlemlenebilir. Kaçak göçmenin ise gittikçe daha zor hale gelen durumun içinde en altta kalarak insanlık onurunu zedeleyen koşullarda yaşamak zorunda olması evrensel bir mesele olarak karşımıza çıkar. Oysa onları sınır dışı etmek, nefret nesnesi haline gelmiş göçmenleri yabancılaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Geçmişte bir şekilde göçmen olmak zorunda kalmış ve aynı sıkıntıları yaşamış olan bireylerin başka bireylere aynı zor koşulları dayatmakta çekince görmemesi sanırım dünya tarihinin içinden çıkılmaz toplumsal kirliliklerinden biridir. Her gün gözümüzün önünde olan fakat gerçekliğinin farkına varmadığımız bir duruma gönderme yapan sanatçılar bilindik figürler yardımıyla dikkatimizi çekmektedir. Düşük ücret ve fazla saatler boyunca çalışan göçmenler bir süre sonra neredeyse toplumun taşıyıcı unsurlarından biri haline gelir. Oysa onlar aynı zamanda modern topluma zarar veren ve ekonomiyi zedeleyen ögeler olarak da görülür! Irkçılık ve ötekileştirmenin olmadığı barışçıl toplumsal bir yapı inşa etmek bütünsel bir hareketi kapsayacaktır. Sadece kanunlar çıkararak duruma makyaj yapmanın ötesine geçilemediğini ne yazık ki yakın gündemde sıklıkla gözlüyoruz. Bu nedenle ayrımcılığın her bir zerresinin her türlü platformda yok edilebilmesi için sanatçılardan öğretmenlere kadar toplumun tüm kesimleri sorumlu olmalıdır.





Kanla Süslenen Bir Dünya


Tarihinin yarısından fazlası kanla yazılmış bir varlık insanoğlu! Kana doymayan, zevk için öldüren, savaşlarla beslenen ve savaşları yücelten bir yabancı bu yeryüzünde… Sisteme bir katkısı olmadan sadece tüketen ve tükettiği gibi de parçalayan bir varlık aynı zamanda... Dünyanın hiçbir parçası yoktur ki, savaşın izlerini yaşamamış ve ardında kanlı coğrafyalar bırakmamış olsun. Pakistanlı sanatçı İmran Qureshi de insanlık tarihindeki “kan” olgusundan yola çıkarak sanatını geliştirmiştir. Mekanları kırmızıya boyayarak yaptığı enstalasyonlarda izleyeni kan olgusu ile baş başa bırakır. Kanla süslenen mekanlar, savaşlarla kirlenen dünyaya ironik bir tepki aslında... Sanatçı ilk bakışta şiddetten geri kalanlar üzerine bir sorgulama süreci yaşatır. Öncelikle katliamın izleri mekana bakanları dehşete düşürür. Mekanın içine girip yakından gözlem gerçekleştikten sonra süslemelerle karşılaşılır. Çoğunlukla çiçekler ve yaprakların yer aldığı bu durum bir hayranlık uyandırırken rahatsız olma halinin devamlılığını da korur. Qureshi’nin eserlerinde gördüğümüz güzel çiçekler, bu kanlı tarihin bir metaforu olarak izlenebilir. Kanı metafor olarak başarılı bir yapısallık içinde aktaran sanatçı bizi kendi tarihimizle ve yaşadıklarımızla yüzleştirir.

Sanatçının kökenlerine baktığımızda, savaşın eksik olmadığı bir coğrafyadan geldiğini görürüz. Süslenen mekan batılılar için sadece bir sanat eseri iken, savaşla iç içe büyümüş birçok birey için hem huzursuz eden hem de korkutan bir görsellik sergiler. İnsanın kırmızı renge olan duyarlılığı ile gerçekleşen bu kanlı çağrışım mekanın ana unsurudur. İzleyen mekanda kendi varlığını anlamlandırırken aynı zamanda insanlık tarihini de ister istemez sorgulayacaktır. Ölüm, savaş, şiddet, katliam ve silah gibi kavramlar ilk önce imge dünyasında canlanır. Daha derin analizlere gidildiğinde, tüm insanlığın ellerine bulaşmış olan kanın Qureshi tarafından mekana eklendiğini görürüz. 

2011 yılında yaptığı “Blessings Upon the Land of My Love” – “Kutsuyorum Aşkımın Yurdunu” isimli enstalasyonu ile ana yapıtlarından birini yaratmış olan Pakistanlı sanatçı, minyatür sanatının çağdaş temsilcilerinden biridir. Yaşam ve ölüm döngüsünü eserlerine taşıyan sanatçı yaşadığı coğrafyada şiddetin tırmanışından etkilenir. Hatırlatmak istediği ise umudun kaybolmaması ve bundan sonra olacaklara dair bir bilinç geliştirmektir. Sanatçının eserlerinde bir katliamdan arda kalan izler görülse de amaç geleceğe dair bir bilinci, bir uyanışı tetiklemektir. İzleyen geçmişten gelen bu ürkütücü mirasa karşı oluşturacağı yeni bilinç ile çok daha iyi bir gelecek tasarımına soyunabilir. Bu, şiddetin ve savaşın yok edilmeye çalışılacağı ve umudun yüksek tutulacağı bir gelecek tasarımıdır. Sanatçının mekan ile kurduğu bağlantı bizi soyut yüzeyden uzaklaştırarak gerçek olan bir düzleme taşır, bu da mekanın içindeki varoluşu devamlı kılacaktır.

Pakistan Lahor Ulusal Sanat Koleji’nde minyatür sanatı üzerine dersler veren Qureshi, çağdaş minyatür sanatı konusunda öne çıkan isimlerden biridir. Qureshi’de karşılaştığımız kan, güncel sanatta kanı sık sıkı kullanan Herman Nitsch ya da Jordan Eagles’ın eserlerindeki ile aynı değildir. Hem anlam hem de uygulanan gerçeklik bakımından bir benzerlik yoktur. Fakat izleyenin edindiği huzursuz olma hali bu imgelemler bütününde mevcuttur, çünkü kana karşı olan duyarlı duygu durumumuz bizi çoğu zaman tehlikenin varlığına taşır. Ayrıca kendi ölümümüzle yüzleşme ihtimalimiz nedeniyle ürkütücüdür.


Qureshi’nin içinde bulunduğu İslam kültürü, gün geçtikçe şiddetin içine gömülmüş ya da böyle bir ön yargıya maruz kalmıştır. Bu nedenle sanatçı için “İslam ve şiddet” ikilemine dikkat çekmek de önemlidir. Böylece eserlerindeki yerellik olgusu ile sanatını çok katmanlı bir yapıya taşır, özgünlüğünü koruyarak temsil ettiği kültürün izlerini evrensel imgeler ve olgularla harmanlar. Mimari bir mekanda doğanın ötesine geçen insana dair bir kurguyu yaşatır. Sanatçının boyadığı yerler doğaya ait olan bir parça değildir, insan eliyle tasarlanmış ve inşa edilmiş düzlemlerdir. Qureshi bu yüzeyler yardımıyla izleyeni kendi düşmanlığıyla yüzleştirir.

Sanatçının yaptığı boyamalar duvarların yanı sıra yapının zeminini de kaplar. Böylece izleyenler doğrudan eserin içinde yer alarak bir bütünleşme süreci yaşar. İnsan kan ile doğrudan kendi bedenine bağlanır, kendi sahnesini düşünebilir ve bunu kendi bedeni ile tasarlayabilir.  Sanatçının eserlerindeki diğer bir güçlü olgu da “şiddet ve güzellik” arasındaki ikilemdir. Öte yandan yaşam ve ölüm karşıtlığını da sergileyen eserler, mimari bir yapının zemini ve duvarlarının boyanması ile oluşturulur. İlk bakışta ölüme ait izler taşıyan boyamalar, mekanın içine girildikçe sanatçının öne çıkarmak istediği duygu ikilemine keskin bir zemin hazırlamış olur.

2013 yılında New York Metropolitan Sanat Müzesi’nin çatısında yaptığı bir enstalasyon olan “And How Many Rains Must Fall Before the Stains Are Washed Clean” – “Bütün Lekelerin Temizlenebilmesi İçin Kaç Defa Yağmur Yağmalı”  isimli çalışması izleyeni doğrudan anlam ile buluşturur. Aslında bu isim Pakistanlı (Urdu) şair Faiz Ahmet Faiz’in (1911 – 1984) şiirinden bir dizedir.  Eserin isminde yer alan kilit kelime “leke” dir,  oysa boyamalara yakından baktığımızda lekeden ziyade bir sanatçının süslemelerine tanıklık ederiz. Anlamı sorguladığımızda ise insanlık tarihinin çirkin lekeleriyle baş başa kalırız, yağmurun defalarca yağması vurgusu bize önemli bir olguyu hatırlatır. Ne yazık ki, bu lekeler akıp gitse ve yok olsa dahi bizlerin birey olarak tanıklığı sona ermeyecektir. Savaşlar, şiddet ve katliamlar günlük yaşamımızın bir parçası haline geldiği sürece biz bu tanıklığa devam etmeye mahkum kalacağız. Sanatçının izleyene iletmeye çalıştığı en önemli nokta budur. Geçmişte kalan bir şeyler olsa bile insanoğlu gelecek için her zaman mücadele etmelidir.

Savaşların gerekliliğine inanan nesiller yetiştiren modernist düşünce günlük yaşamın birçok unsurunu manipüle ederek kendini haklı çıkarmaya çalışır. Kimi zaman dini, kimi zaman milliyeti, kimi zaman da militarist söylemleri kullanan kirli zihniyetler aynen Qureshi’nin eserlerinde olduğu gibi kendilerince kanla süslerler yaşadığımız dünyayı... Bulunduğumuz coğrafya ise savaşın izlerini yakın bir geçmişte fazlasıyla yaşamıştır. Gelecekten beklenen umut tasarımı Qureshi gibi sanatçılar kadar, barışçıl bir düzlemde hareket etmeyi varoluşun önemli bir etkeni haline getirecek bizler için de en önemli paydadır. Devletlerin oynadığı ve toplumların inandığı savaş oyunlarının gelecekte tekrar karşımıza çıkmaması için barışçıl bilinç düzeyini geliştirmek tüm bireylerin sorumluluğunda olmalıdır.




2 Eylül 2013 Pazartesi

19th Century Greek Photographers in The Ottoman Empire

The newspaper Takvim-i Vekayi dated October 28, 1839 published in Istanbul in Greek, Armenian, Arabic, French and Ottoman (old Turkish) languages featured announcement of photograph in Paris Academy of Sciences. This invention announced all through the world by François Arago on August 19, 1839 found place in the newspaper Takvim-i Vekayi as follows: The talented Frenchman, Daguerre, has reproduced an object through the reflection of the sun’s rays onto a shiny surface. One can understand the importance of this invention when one realises that in this way certain things which should be preserved may be captured.


19th century witnessed changes and innovations all around the world. Day by day new inventions emerged. The Ottoman Empire tried to keep pace with these changes and innovations as far as possible. Left the previous introverted structure, the empire tried to open its doors to innovations. Particularly the problems in bringing the printing press are a good example of the perspective towards innovations in Ottoman history. However, the problems in bringing the printing press were not experienced in photography. It is known that the printing press was initially brought by Jews coming from Spain, and Armenian and Greek communities successively established their own printing houses. Print house to serve to Muslim communities in the Ottoman Empire was established in early 18th century by İbrahim Müteferrika.

Reformist perspective brought to the empire by Sultan Mahmut II facilitated easier adoption of many innovations and innovative thought from Europe. The Rescript of Gülhane positively affected Christian communities living in Ottoman society as well. With the reformist understanding seen particularly in arts and literature, interest in the art of painting increased in the palace and some members of the dynasty began painting. This reformist thought made a big contribution to rapid popularization of photography and its acceptance by Ottoman palace. Furthermore, efforts to prevent re-experiencing the delay in the printing press played an important role in popularization of photography.

However, reformist lifestyle was not accepted by Muslim society as it was by the palace. Therefore, the first Muslim photographers in Ottoman society emerged in early 20th century. Rahmizade Bahaeddin is known as the first Muslim to have a photography studio in 1910. For sure, there were Muslim people taking photographs before this date, but there were no figures to adopt it as a profession. Photography was intensively applied in commercial field by Christian communities within the Ottoman Empire. Armenian and Greek communities in particular established photography studios and made its trade. The reason for Jews and Muslims to keep their distance from photography is that the wrong interpretation of some orders of both religions led the individuals within these communities to avoid arts such as painting, sculpture etc. Although some reforms happened, it took centuries for the society to get rid of this restrictive thought. Even Muslim people seen in some of the photographs of the period were in fact members of Christian communities dressed in Muslim style or men who wore ethnic female clothes. Therefore, let alone Muslim society’s using photography, their appearance in photographs was restricted.

Traveler photographers in 19th century photographed various regions of the world. Photography entered into the Ottoman Empire through European traveler photographers for the first time. Mysterious east increased orientalist interest of Europe, and frequently became subject of photographs. Stereoscopic photograph in particular was an important entertainment tool during 19th century. Many America- and Europe-based stereoscopy firms sent their photographers various parts of the world and created series. The first regions were the Middle East, Egypt, Anatolia and Greece. Istanbul is one of the important cities, as well as Jerusalem.

Although various photographers were mentioned in Istanbul in 19th century, some figures became prominent. Abdullah Fréres, Sebah & Joaillier, Berggen, Basile Kargopoulo and Nikos Andromenos are some of these figures.  They established their own studios and left their mark on the period. Known with their close relations with the palace and the dynasty, these photographers gave photography lessons to the members of the dynasty.

Photographs of Vienna exhibition presenting the Ottoman Empire in 1873 were shot by Pascal Sebah. Ottoman dynasty also was interested in photography as closely as to have private lessons. Sultan Abdülhamid II, who with his reign left his mark on 19th century, is one of the notable Ottoman Sultans that were interested in arts. Photography rapidly proceeded in his period and was used officially as well. Sultan Abdülhamid II had photographed all the prisoners to be forgiven to honor his 25th anniversary of succeeding to the throne, and forgave some of the prisoners by looking at these photographs.

Known as Beyoğlu today, The Grande Rue de Péra, as Istanbul’s entertainment, culture – arts center, hosted a similar scene in 19th century. With its completely cosmopolitan structure in 19th century, the area hosted culture, arts, rich lives and embassies of many European countries. Theaters, luxury restaurants and bakeries etc. were concentrated in this area. In 1850s, many photography studios situated in Beyazıt, Istanbul began moving to Pera, with a European look.


Basile Kargopoulo, who was a Greek from Istanbul, opened a studio in 1850 in Grand Rude de Péra. He opened his studio close to Russian Embassy at number 311 and then, moved it to number 417. Because there was no systematic numbering in Istanbul streets then, many locations were described according to their distance to embassies and other important buildings. That is why Kargopoulo added the statement “Rus Elçiliğinin Yanı” (Next to the Russian Embassy) to its address. Upon the beginning of Ottoman-Russia war in 1877, Russian Embassy left the city and Kargopoulo avoided using this statement in its address. In 1878, he moved to the address “Tünel Meydanı 4”, where he is to spend the brightest years of his career.

His use of daguerreotype technique in portrait photography makes him one of the first Ottoman daguerreotype photographers. Kargopoulo played in important role in photographing İstanbul then. With a wide range of costumes in his studio, the photographer shot portraits of notable figures of the period. At the same time, he photographed ordinary people for documentation purposes. Fishermen, butchers, street vendors, syrup sellers and many merchants became subjects of his works. Then, he printed his photographs on carte-de-visite size, and sold them to the tourists visiting Istanbul. These photographs make a significant contribution to document the culture of the period. The albums he prepared in 1884 titled “İstanbul Hatıraları” (Istanbul Memoires) are as if the witnesses of that period. As the compilation of a 20-year archive, these limited edition albums contain 20 to 100 original photographs.

Furthermore, Basile Kargopoulo is one of the figures that gave lessons to the dynasty. He worked as the official photographer of Sultan Abdulmecid and private photographer of Sultan Murad V. He gave photography lessons to Murad V when he was a crown prince. He continued with the lessons during Murad V’s three-month reign. 

In the following years, he opened a studio in Edirne (Andrinople) in addition to the one in Istanbul. As the former capital of the Ottoman Empire, Edirme was also a crowded military center. Opened this studio in partnership with E. Foscolo, Kargopoulo rapidly attracted attention of city’s Greek population. Took photographs of the old palace and the city and sold them as postcards, the photographer stated his Istanbul branch in these postcards’ overleaf.

Born in 1826, Kargopoulo continued to run his studio opened in 1850 for 36 years uninterruptedly. After his father’s decease on March 28, 1886, Konstantin Kargopoulo, the son of Basile Kargopoulo could continue with photography only until 1888 due to his lack of experience in the sector.

Istanbul’s another renowned Greek photographer Nikolaos Andriomenos embarked his photography adventure when he was 11, as an apprentice at the studio that Abdullah Brothers took over from Rabach in Beyazıt. After working as an apprentice for a couple of years, he continued his career as a retouching artist. In 1867, Abdullah Brothers transferred the studio to Andriomenos and moved to Pera. Therefore, Andriomenos had his own professional studio at an early age (around 17). After working in Beyazıt for almost 30 years, he opened a branch in Pera. Andriomenos was one of the successful photographers, who managed to enter into the palace. He gave photography lessons to Sultan Vahdeddin, before he succeeded to throne. His 4 photographs were displayed at Paris exhibition in 1903, and he received empery medal from Sultan Abdulhamid II. He took photographs until his death in 1929, and after his decease, his son Tanas Andriomenos continued photography. Changed the studio’s name as “Foto Saray”, Tanas settled in Athens in 1980s.  

Another photographer who was trained as an apprentice for Abdullah Brothers is Achilleas Samacı. His studio titled Atelier Apollon until 1925. Like Kargopoulo and Andriomenos, Samacı was also close to the dynasty, and gave photography lessons to the dynasty members. Several renowned dynasty members, actors and writers such as Halit Ziya Uşaklıgil were guests of Apollon, and their portraits were shot.

Dimitri Michailides made his name with his photography works in Edirne. He became an apprentice of Kargopoulo to learn photography, and opened a photography studio in Pera close to the fish market. He published an album titled “Taselya Hatıraları” (Taselya Memoirs) consisting of 30 photographs. Michailides donated his wide collection of photographs to Andrianopolis Greek Association.

Alkibiades Nikolaidis is one of the photographers awarded with Otoman dynasty fine arts medal. Became known with his company titled “Photographie Stamboul”, Nikolaidis was a photographer to be hired for several purposes, according to the advertisements he placed. He provides portrait shooting services at houses and photography shooting services for travels. The most important characteristic of Nikolaidis that made him distinguished is that he opened his archive and library to the use of all researchers. He also provided camera and technical equipment support and gave free photography lessons at his studio.


Neoklis Meraklis opened one of the notable portrait studios of the period in Beyazıt. For a couple of years after his death, his son Cleanthi continued his studio established in 1891.

Jean Xanthopoulo opened his studio titled El – Beder. Although Studio El-Beder, meaning The Full Moon is one of the most popular addresses for portrait photographs, could not manage to be open for long. In 1870s, he settled in İzmir, and opened a new studio titled “El-Beder and Partners”.

Unlike many other portrait photographers, Theodor Servanis opened his studio in Kadıköy, and photographed various intellectuals of the period.

Run by Studio Vaphiadis, Theodor Vaphiadis and Costakis Vaphiadis, the studio continued to operate until 1922. It not only served as a photography studio, but also as a distributor firm bringing many photography brands and art materials to Istanbul. He opened studios at two different locations in Istanbul. Vafiadis described himself as “Oriental Railway Photographer”, and stated that when presenting his studio. Also manufacturing Zincographic plates, Vaphiadis was a renowned figure also in sale of commercial photography materials.

Unfortunately, Istanbul now lacks the cultural variety it had in 19th century. This is due to several reasons, and reshaping of this cultural pattern seem possible neither today nor in the near future. With the advent of photograph in 19th century, a revolution took place in humankind’s imagery. This visual revolution had an impact similar to today’s digital revolution. Many cities all around the world tried to display and present both its architectural structure and cultural pattern through photographs. Like the other cities, Istanbul adopted a similar attitude, and Armenian and Greek photographers as the new inhabitants of Istanbul played the leading part in this scene. Despite the unfortunate destruction of many photographs from that period, some of them are in private collections and museum archives today. Some addresses in Grand Rude de Péra that hosted several photographers keep the spirit of the past alive, and are still present.

BIBLIOGRAPHY:
- Photography in The Ottoman Empire(1839 - 1919), Engin Ozendes, Iletisim Yayinlari, 1995, Istanbul.
- Photography in Turkey, Engin Ozendes, Pamukbank &  The History Foundation, 1999, Istanbul.
- Photography Albums of Dolmabahce Palace, Silent Witness of 150 Years, TBMM Milli Saraylar Yayinlari, 2006, Istanbul.
- Hatira-i Uhuvvet, Portre Fotograflarin Cazibesi: 1846 – 1950, Bahattin Oztuncay, Aygaz, 2005, Istanbul.
- The Photographers of Constantinople / Pioneers, studios and artists from 19th century /1 Text & Photographs,  İstanbul, Bahattin Oztuncay, Aygaz, 2003, Istanbul.
- The Photographers of Constantinople / Pioneers, studios and artists from 19th century /  2 The Album,  Istanbul, Bahattin Oztuncay, Aygaz, 2003, Istanbul.
- James Robertson, Pioneer of Photography in the Ottoman Empire, Bahattin Oztuncay, Eren Yayincilik, 1992, Istanbul. 
- Images D’Empire, Aux Origines de la photographie en Turquie, French Cultural Center Istanbul. 
- Vasilaki Kargopulo, Hazret-i Padişahi’nin Serfotografi, Bos A.S., İstanbul, Bahattin Oztuncay, 2000, Istanbul.
- Abdullah Freres, Photographers of Ottoman Palace, Engin Ozendes, YKY, 1998, Istanbul.
- From Sebah & Joaillier to Foto Sabah Orientalism in Photography, Engin Ozendes, YKY, 1999, Istanbul.








23 Kasım 2012 Cuma


FADING AWAY - KARARMA

Kuramsal bağlamda fotoğraf üzerine yapılan tartışmaların öncelikli başlıklarından biri gerçeklik olgusudur. Kelime anlamı üzerinden fotoğrafta gerçek ve doğru bağlantısı kaygan hatta riskli bir zemine sahiptir. Sembolik miras ve birikmiş anlamı ile “gerçek” kavramı fotoğrafın kaygan zeminini temsil eder. İzleyen gerçek ve doğru çatışmasını algıladığı fotoğrafta, belirsiz bir ilk izlenim anında ortalama bir tavır ile imgeyi alımlar. Diğer yandan görsel olarak gerçeklik fotografik algının altyapısını oluşturmaktadır. “Gerçek, açık uçlu bir olgudur”.1 Platon’un İdealar Mağarası kuramında olduğu gibi “gerçek görünenin ardındadır” yargısı fotoğrafta da benzer bir çıkarım getirir. Görülen ile gösterilen ya da göstermek istenileni çok yönlü sorgulamak gerekir, insanın gerçeklik algısı da devreye girdiğinde bir çelişki düzlemi oluşur.

19. yüzyıl keşiflerin ve yenikliklerin dönemidir. Görsel algıyı etkileyen sıra dışı bir icat da bu yüzyılda duyurulmuş ve insanların karşısına yaşamı kaydetmenin yeni bir yolu çıkmıştır. Yazmak ya da resmini yapmak dışında artık tarafsız kabul edilen bir belgeleme aracı vardır. Fakat bu tarafsız olma hali kısa sürede tartışılmaya ve fotoğraftaki gerçeklik - doğruluk payı sorgulanmaya başlanmıştır. O tarihlerden beri de felsefi bir platformda tartışılmaya devam etmektedir.

19. yüzyıl insanı birçok yenilik ile karşı karşıya gelmiştir. Fransız İhtilali ile başlayan politik değişimler devam ederken, sanayi devrimi ile birlikte teknolojik değişimler de hızla sürmüştür. Fotoğraf böyle bir algının yoğun olduğu bir dönemde duyurulmuş ve büyük toplumsal beklentilerle karşılanmıştır. Dönemin birçok düşünürü ve bilim adamı bu yeni keşfe dair söylemlerde bulunmuş, kimi yüceltirken kimi de bu teknik gelişmenin var oluş çabalarını eleştirmiştir. Fotoğrafın temsil ettiği gerçeklik tartışılırken bir yandan da gerçek bir sanat eseri olup olmadığı tartışma konusu olmuştur. Dönemin önemli eleştirmenleri ve entelektüelleri bir yargıya varmış olsalar da fotoğraf kendi gerçeklik temsili ile yol almaya devam etmiştir.

Dönemin sanat akımlarına baktığımızda hala Natüralizm etkisi devam etmektedir. Geçmişten hatta antik dönemlerden beri var olan Natüralizm, Amerika kıtasında Realizm (Gerçekçilik) akımı ile karışmıştır. Yeni Klasizm ve Romantizme tepki olarak gelişen Realizm (Gerçekçilik) hali hazırda sanatsal algı bakımından tartışılan bir olgudur. Fotoğraf tekniğinin geliştirilmesi ile gerçeklik ve nesnenin yorumsuz - tarafsız olduğu gibi yansıtılması beklentisi oluşmuştur. Fotoğraf ise kısmen erken döneminde kurguya ve eseri yaratanın tavrına ait özgün yapıyı oluşturmaya başlamıştır. Bu da, fotoğraf yalan söyler mi, gerçekliği veya doğru olanı değiştirir mi sorunsallarını doğurmuştur. 19. yüzyıl sanatta kökten değişikliklerin görüldüğü bir yüzyıldır ve Empresyonizm akımı ile başka bir devrim yaşanmıştır. Sanatçının ve izleyenin algısına yönelik bu devrimde fotoğraf tekniğinin de payı vardır.

Tableau Vivants (Yaşayan Tablolar) 19. yüzyıl ev ve saray hayatının vazgeçilmez eğlence aracıdır. O dönemde televizyon ve sinemanın yerini tutmuştur. Özellikle İngiltere’de sıra dışı bir eğlence aracına dönüşen Tableau Vivants (Yaşayan Tablolar) fotoğraf sanatında tiyatrovari kurgunun temellerini atmıştır. İlk etapta sadece izleme amaçlı gerçekleştirilen bu kurgulamalar, fotoğrafta teknik olarak poz süresinin kısalması ile hızlıca fotografik eylemlere dönüşmüştür. Klasik tablolar, dini hikayeler ve mitolojik konular öncelikli olmuştur. Öte yandan Viktorya Dönemi'nin toplumsal gerçeklikleri de fotoğrafçıları yönlendirmiştir. Henry Peach Robinson dönemi temsil eden önemli isimlerden biridir. Fotoğraflarında fotomontaj tekniğini kullansa da yarattığı eserler kurgusal fotoğrafın ve fotoğraf tarihinin ikon görselleri olmuştur. Aynı zamanda İngiltere’de Viktorya Dönemi'ni temsil eden bu fotoğraflar dönemin toplumsal gerçekliğine vurgu yapan çalışmalardır. Günlük yaşamda özgür bir beden diline sahip olamayan birçok kadın Yaşayan Tablolar aracılığıyla kısa bir süre için dahi olsa istedikleri kılığa sahip olabiliyor, tutucu toplumsal yapıda kısa bir süreliğine de olsa bedensel özgürlüğü sağlayabiliyorlardı.2 Roger Fenton, Lewis Carroll, Victor Albert Prout ve Ronald Leslie Melville Yaşayan Tablo fotoğrafında eserler üretmiş önemli isimlerdir.


Fotoğraf 1

Viktorya Dönemi'nin koşulları ve toplumsal yapısı incelendiğinde karşımıza ağır ahlaksal yapı ve Romantizm akımının etkisinin hakim olduğu bir yaşam tarzı çıkar. Kadın ve erkek ilişkilerindeki keskin çizgiler, ahlakçı anlayışı daha radikal hale getirmiştir. Özellikle dini içerikli resimler ve insanları erdemli olmaya sevk etmeye yönelik eserler üretildiği bir dönemdir. Oscar Gustav Rejlander’in 1857 tarihli Two Ways of Life (Hayatın İki Yolu) isimli çalışması dönemin hem toplumsal algısını hem de sanatsal algısını temsil eden çok başarılı bir örnektir (Fotoğraf 1). Dinsel konular, öyküler, efsaneler ve edebiyat 19. yüzyıl fotoğrafının ağırlıklı konu başlıklarıdır. Günlük yaşama dair hikayeleri anlatan kurgular da konu başlıklarından biridir. Henry Peach Robinson, Oscar Gustav Rejlander, Julia Margaret Cameron ve Fred Holland Day dönemin bilinen isimleridir.

19. yüzyılda kısa bir zamanda fotoğraf yaygınlaşmış ve fotoğrafın anlamı sorgulanır olmuştur. Henry Peach Robinson’un da içinde yer aldığı High Art akımı fotoğrafın sanat olma yolunda ilerlediği ilk tavırdır. Fotoğrafın sanat olması yolunda doğru bir adım olmadığı, sadece resme öykünme biçimine dönüştüğü kanısı belirginleşmiştir. Piktoryalist (Resimsel) ve Natüralist (Gerçekçi) akımlar fotoğrafın taklitçi anlatım dilinden uzaklaşarak kendi anlatım dilini oluşturmasını hedefleyen yaklaşımlardı. Fotoğrafçının kendi öznel tavrını geliştirmesine yönelik bir anlayışla yola çıkmışlardı. Piktoryalist akımda George Davidson, Robert Demachy gibi isimler ve natüralist akımın ateşli savunucusu Peter Henry Emerson 19. yüzyıl fotoğrafının önemli isimleri olmuştur. Natüralist fotoğraf ise yoğun olarak “doğru” ve “gerçek” arasındaki farkı sorgulamıştır.3 Fotoğrafta natüralist tavır ile birlikte fotoğrafçının eserlerinde kendi öznel yapısının var oluşu önem kazanmıştır. Robinson’da bir süre sonra Emerson’un söylemlerine katılmış ve natüralist akıma dahil olmuştur. 19. yüzyılın tüm bu mirasından sonra oluşan zemin ile 20.yüzyılın başında Photo Secession grubu kurulmuştur. Bu grupta yer alan Alfred Stieglitz ve Edward Steichen fotoğraf tarihinin bilinen önemli sanatçılarıdır.

19. yüzyıl fotoğrafının teknik olarak siyah beyaz ya da benzeri monokrom renklerde olması gerçekçi algıyı etkilememiştir. Dönemin görsel algısında gerçekçi bağlamda esas olan detaydır ve fotoğraf tekniği bu aşamada çok başarılı olmuştur. Böylece fotoğrafın detaylı kopyalama yeteneği ön plana çıkmış ve bu kopyalama hali gerçeklik algısını pekiştirmiştir.

Dönemin fotoğraf yorumlarında en fazla karşılaşılan söylem “Fotoğraftan daha gerçekçi ne olabilir ki?” dir.4 Birçok eleştirmen de fotoğrafın saf bir nesnelliğe sahip olduğunu ve bu vasfı ile hiçbir koşulda sanat olarak değerlendirilemeyeceğini savunmuştur. Henry P. Robinson’un da uyguladığı üst üste baskı tekniği bu tartışmaları başka bir düzleme taşımış ve fotoğrafa yüklenen bu “nesnel gerçeklik” vasfının sorgulanmasını sağlamıştır.5 Kavramsal bir altyapı oluşturma telaşına kapılmış olan fotoğraf uygulayıcıları, eleştirilere rağmen erken dönemlerdeki taklitçi tavırla birlikte kendine özgü bir dil yaratabilmişlerdir.

Fotoğraf 2

Henry Peach Robinson’ın 1858 tarihli Fading Away (Kararma veya Solup Gidiş) isimli eseri, sergilenişinden neredeyse yüz elli yıl sonra bile, 19. yüzyıl kurgu fotoğrafının en canlı örneklerinden biri olarak karşımızdadır (Fotoğraf 2). Ailesinin çevrelediği zarif, genç bir tüberküloz hastası kızın son anlarının betimlendiği fotoğraf, gerçeklik sorunsalı kadar kurgusal yapıyı da temsil eder. Eser, fotoğrafın yalnızca gerçekleri kaydetmekle görevli olmayıp kurgusal yönünü de vurgulayan bir özelliğe sahiptir.6 Fakat 19. yüzyıl izleyicilerine göre, tüberkülozdan ölmekte olan bir kız imgesi, o dönem için tehdit teşkil eden bir hastalığın gerçekliğini vurgulamaktadır. Aynı zamanda resim duygusallığı, 19. yüzyıl sanatsal yaratıcılığı ve karşılıksız aşkla bağlantılı olan tüberkülozun romantik çağrışımlarını da akla getirmektedir. Robinson’un kurguladığı bu sahne hassas bir konunun böylesine bir gerçeklikle tekrar ele alınması açısından irdelenebilir. O dönemde toplumsal bağlamda konunun tekrar kurgulanarak, gerçeklik halinin sorgulanması bir manipülasyon olarak kabul edilmiş ve fotoğrafın yalan söyleme durumu sebebiyle tepki almıştır. Oysa konu çok ciddidir ve tekrar kurgulanarak gerçekliğinin tartışmaya açılması izleyenleri rahatsız etmiştir. Yaşanan olgunun yanıltılmaya yönelik bir tavır ile algılanması duruma karşı hassasiyeti arttırmıştır.

Resim 1

Bazı izleyiciler fotoğraf kadar gerçekçi bir araçla bu kadar mahrem ve hastalıklı bir sahneyi görmekten rahatsız olmalarına rağmen Robinson’un gerçekten ölen bir kızı değil, rol yapan bir modeli fotoğrafladığını fark etmiş olmaktan da rahatsızlık duymuşlardır. Perdelerle çerçevelenen figürlerin düzenlenişiyle kompozisyonun sahne düzeni, eserin kurgusal yapısını belirgin kılmıştır. Fading Away yeniden üretim sürecine ait bir temsil de olabilir. Ressam Augustus Leopold Egg’in “Past and Present, II” isimli üçlü tablosunun birine biçim ve kompozisyon olarak benzemektir (Resim 1). 1858 tarihli resim de Viktorya Dönemi'nin içeriğine uygun olarak kadın ve ahlak üzerine bir konu işlenmiştir.7 Günümüzde de birçok fotoğraf sanatçısına esin kaynağı olan sanat tarihinden bazı eserler o dönemde başka bir endişe ile değerlendiriliyordu. Doğrudan bir sanat eserinden yola çıkılarak, sanatsal değer garanti altına alınmış oluyordu.

Fading Away dönemin romantik edebiyatının önemli temsilcisi Percy Bysshe Shelley’ nin şiiri eşliğinde sergilenmiştir.8 Sergi baskısına eşlik eden bir şiirinden yapılan alıntı da izleyicileri bunun gerçekliğine müdahale edilmeyen yüce bir sanatsal ifade olduğu konusunda ikna ediyordu. Kurgudaki teknik ustalık ile fotografik gerçekliğin karışımı, başka bir eleştirmenin Fading Away’i “acılı bir konunun zarif bir resmi” olarak yorumlamasına neden olmuştur.9 O dönemde sadece Robinson değil, dönemin diğer isimleri de edebiyatı konu edinmiş ya da doğrudan kullanmışlardır.

“İşte o zaman eşsiz biçim,
Aşkın ve hayranlığın göremeyeceği,
Çarpan bir kalp ve gök mavisi damarlar olmadan,
Kar kaplı arazide akan ırmaklar gibi,
O alımlı güzel iskelet,
Nefes alan mermer gibi, can vermiş”
Percy Bysshe Shelley*

Robinson, Fading Away’in merkezinde yer alan aynı figürün olduğu başka bir çalışmayı “She
Never Told Her Love” (Aşkını Hiç Söylemedi) başlığı altında da sergilemiştir (Fotoğraf 3). “Aşkını Hiç Söylemedi” tek baskından oluşan bir fotoğraftır. Yine bir metin ile desteklenen fotoğrafa William Shakespeare “On İkinci Gece** oyununun bir bölümü eşlik etmiştir. Fotoğraf doğrudan metinden yola çıkarak isimlendirilmiştir ve bir kadının gerçek duygularını ifade etmesine imkan tanınmadığı bir ortamda geçen bir aşk hikayesini anlatır. Neticede konu yine aynıdır; aşk, acı ve ölüm.10

Fotoğraf 3

Dönemin resim kökenli birçok fotoğrafçısı gibi Robinson’da oluşturacağı fotoğrafı önce desenler çizerek tasarlamıştır. Fading Away fotoğrafında yer alan insan figürleri gerçek anlamda bir arada yer almamıştı. Fotoğrafın, hem konu itibarı ile hem de teknik anlamda gerçekliği sorgulanmıştır. Teknik anlamda sorgulanmıştır; çünkü görüntüde yer alan figürler hiçbir zaman bir arada olmamışlardır ve böyle bir ortamın mevcudiyeti yoktur. Dönemin diğer birçok fotoğrafçısı çoklu baskıyı kullanmıştır. Fakat Robinson’un teknik başarısı beklenilen gerçekliğe yakın olmuştur. Fotoğrafları bu bağlamda izleyenleri daha derinden etkilemiştir. Öte yandan çoklu baskı, teknik yapı sebebiyle de tercih edilmiştir. 1851 yılında Scott Archer tarafından geliştirilen Kolodyum Tekniği'nin kısıtlı yapısı ve büyük setler kurmanın zorlukları fotoğrafçıları çoklu baskıya yöneltmiştir.11 Robinson’un kendisi ise çoklu baskı için şöyle der; “Doğanın düzensiz bir yığın halinde, aslına tam olarak uygun tasviri gerçekliktir; aynı tasvirin seçerek ayıklanmış hali gerçeklik ve güzelliktir; birincisi sanat değildir, ikincisiyse sanattır”.12

Viktorya Dönemi'nin ahlakçı tutumunda sadece Robinson’un fotoğrafı tepki almamıştır. Dönemin diğer temsilcileri de bu bakımdan bazı noktalarda eleştirilmiş hatta eserleri değişikliğe uğramış ya da sergilerden kaldırılmıştır. Oscar G. Rejlander’in “Hayatın İki Yolu” fotoğrafında merkezde bulunan filozofun iki farklı kurgusu yapılmıştır. İlk kurguda filozofun yüzünün dönük olduğu hayatın kötü tarafı daha sonraki baskılarda hayatın erdemli tarafına dönük olarak düzenlenmiştir. Kesin olmamakla beraber Rejlander, Viktoryenlerin baskısı sebebiyle fotoğrafta filozofu (ki bu kişi kendisidir) hayatın erdemli yönüne dönmüş olarak tekrar basmıştır. Ayrıca fotoğrafta çıplak figürlerin yer aldığı, bölüm kumaşla kapatılarak sergilenmiştir. Gerçekliği bağlamında Viktorya Dönemi'nde olduğu gibi günümüzde de bazı fotoğrafların doğrudan sergilenişi mümkün değildir. Fotografik gerçekliğin rahatsız ediciliği görsel algı açısından günümüzde de çoğu zaman mevcuttur. Çıplak bir resim ya da heykel birçok mekanda rahatlıkla sergilenebilirken fotoğrafın çıplak temsili neredeyse imkansızdır. Görsel algıdaki bu fark bize fotoğraftan beklenen dolaysız anlatımın varlığını koruduğunu göstermektedir. Kamusal alandaki sınırlanmaların sebebi fotoğrafın görsel algıdaki doğrudan ve gerçekçi temsilidir.

19. yüzyılda görsel algıda yaşanan devrimsel değişim günümüzde dijital fotoğraf ile gerçekleşmektedir. Özellikle son 10 yıldır dijital teknoloji sıra dışı bir ivme göstermiş ve algıyı bambaşka bir düzleme taşımıştır. İzleyen için fotoğrafın gerçeklik temsili, dijital teknoloji ile daha fazla sorgulanmış ve artık gerçek olan imgeye çok daha şüpheci bir tavır gelişmiştir. Dijital teknolojinin bir getirisi olarak; var olmayan ya da var olması mümkün olmayan imgeler daha sık bir arada değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu tavra ister gerçeküstü ister fantastik diyelim, fotoğraf gerçekliği bağlamında değil anlam bütünlüğüyle değerlendirilmesi bakımından başka bir özgürleşme yaşamaktadır.
  
Dipnotlar;
1 – İhsan Derman, Fotoğraf ve Gerçeklik, Hayalbaz Kitaplığı, İstanbul, 2008, Sf. 13.
2 – Lori Pauli, Acting The Part, Photography As Theather, Merrell, New York, 2006, Sf. 86.  
3 – Nihal Gündüz, Resimden Fotoğrafa İzlenimcilik Akımı, Yüksek Lisans Tezi, MÜ, İstanbul, 1999, Sf.68.
4 – Alan Trachtenberg, Classic Essays on Photography, Leete’s Island Books, ABD, 1980, Sf.97.
5 – A.g.e. Sf.96.
6 – Lori Pauli, Acting The Part, Photography As Theather, Merrell, New York, 2006, Sf. 82.  
7 – Michel Frizot, A New History of Photography, Könemann, Köln, 1998, Sf.190.
8 – Beaumont Newhall, The History of Photography, MOMA, New York, 1949, Sf.74.
9 – Lori Pauli, Acting The Part, Photography As Theather, Merrell, New York, 2006, Sf. 82
10 – Michel Frizot, A New History of Photography, Könemann, Köln, 1998, Sf.191
11 – Alan Trachtenberg, Classic Essays on Photography, Leete’s Island Books, ABD, 1980, Sf.91.
12 – Quentin Bajac, Karanlık Odanın Sırları Fotoğrafın İcadı, YKY, İstanbul, 2004, Sf.108.

* “Must then that peerless form, / Which love and admiration cannot view / Without a beating heart, those azure veins / Which steal like streams along a field of snow, / That lovely outline which is fair, / As breathing marble, perish!” Percy Bysshe Shelley, Queen Mab Şiirinden. Lori Pauli, Acting The Part, Photography As Theather, Sf.99.

** “She never told her love, but let concealment, like a worm 'i th' bud, feed on her damask cheek. She pinned in thought; and, with a green and yellow melancholy, she sat like Patience on a monument, smiling at grief. Was not this love indeed? We men may say more, swear more; but indeed our shows are more than will; for we still prove much in our vows but little in our love.” .- “Bembeyaz bir sayfa.Aşkını hiçbir zaman açığa vurmadı. Bu sır, goncayı kemiren kurt gibi gül yanaklarını soldurdu. Karasevdadan beti benzi attı. Bir sabır heykeli gibi derdi tasayı gülümseyerek karşıladı. Bu aşk değil midir? Biz erkekler çok konuşur, Yemin üstüne yemin ederiz. Gösterişimiz boldur. Ya gerçek duygular? Yeminlerde cömertiz ama sevgide cimri. William Shakespeare, Twelfth Night – On İkinci Gece * İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi, İngilizce Çeviri: Sevgi Şanlı, Sf.46.