7 Nisan 2019 Pazar
17 Aralık 2018 Pazartesi
KAMUSAL ÇIPLAK
Kamusal
alan son yıllarda sosyal gündemin önemli tartışma konularından biri
oldu. Özellikle bireyin varoluş şekli, yapılan
müdahaleler, tartışmaları konunun sosyolojik boyutu ve hukuksal boyutu arasında
alevlendirdi. Oysa kamusal alanın tanımı dahi tam anlamıyla yapılamamışken, bireylerin varoluş şekillerini
düzenlemek üzerine baskı yapıldı, yapılıyor. Geçmişten taşınan bir anlayışla
yönergeler üzerinden işleyen bir sistem yaratıldı ve bireyler üzerindeki baskı
bir şekilde genişletildi. Kısa bir süre önce kamusal alanda yapılan bu
müdahaleler otoritenin el değiştirmesiyle farklılaşsa dahi yine de toplum
üzerinde kurulan tahakküm değişiklik göstermedi. Uygulamaların büyük çoğunluğu
bireylerin tercih ettikleri ‘kostüm’ üzerinden gerçekleşti ve kısıtlamalar;
cinsiyetçi, statükocu, sınıfsal vs. şekilde artarak devam ediyor. Kamusal
alanda bireyi çıplaklık olgusu üzerinden değerlendirip, bunu sanatsal bir
eyleme dönüştüren Spencer Tunick izleyeni özellikle statü konusuna
yönlendiriyor.
Sanat
eserinde çıplaklık Antik dönemden sonra kesintiye uğramış, Rönesans ile
birlikte Batılı sanat perspektifinde tekrar kabul görmeye başlamıştır. 19.
yüzyılda ise çıplak olan beden bağımsız bir şekilde değer bulabilmiştir. Yine
de devrim niteliğinde olan bu dönem tartışmalı ve sansürün sık sık yaşandığı
bir yüzyıl olmuştur. Çıplak figür
sıradan olan bireyin değil, mitolojik ve dini ögelerin arkasında yer
almıştır. Böylece dini içerikli resim ve heykel çalışmaları gerçek olana
dolaylı gönderme yapması nedeniyle çoğu zaman yadsınmamıştır. Oysa bu
heykellerin yapıldığı dönemde çıplak olan gerçek figür ahlaksızlıkla suçlanmış
ve dışlanmıştır.
Günümüzde
çıplaklık özel hayatta dahi tabu olarak görülmekte ve evlerin – banyoların
dışına çıkamamaktadır. Ortaçağda banyo yaparken kendi başına çıplak olmanın
dahi tabu olması kişinin kendi bedenine yabancılaştırılmasının tarihsel
örneklerinden biridir. Bireyin çıplak bırakılması ya da zorla soyulması da
farklı bir aşağılama unsuru olarak insanlık tarihinde uygulanmıştır. Öte yandan
çıplaklık günümüzde kentsel yaşamda bir tepkisellik aracı olarak da kullanılır.
Hayvan hakları temsilcileri ya da farklı bir konuya dikkat çekmek isteyen
protestocular tarafından ‘çıplaklık’ karşımıza bir araç olarak çıkabilir. İster
Doğu ister Batı kültüründe kamusal alanda asla görmeyi beklemediğimiz “çıplak
vücut” kimileri için rahatsız edici, kimileri için ise ilgi çekicidir. Protesto
amacıyla kullanılan çıplak beden yeterli ilgiyi toplamak bakımından etkin
sonuçlar doğurur. Bu nedenle Spencer Tunick yaptığı çekimlerle birçok haber
kanalının konusu olur ve bunun sebebi çıplaklığı kamusal alanda sıra dışı bir
düzenleme ile kullanmasıdır. Şehir meydanları ve sokaklarda yüzlerce hatta
binlerce insan çıplak olarak sanatçının çalışmalarında yer alır. Bu bağlamda
sanatçının çıplak bedenler aracılığıyla yarattığı etki ve doku, sosyal içeriği
bakımından önemli çıkarımlara da yol açar. Tunick, özel alanlarda çıplak
olmanın getirdiği etkinin dışında, kapitalist toplum yapısının kıyafetleri ile
farklılaşmak yerine, kamusal alanda insanları büyük gruplar halinde çıplak
olarak değerlendirerek bireyi bağımsız ve eşit kılar. Sanatçı, bu eşitlikten
yola çıkan bir yaklaşımla toplumu giysilerin kazandırdığı statüden kurtarıp,
kamu görevlisi, burjuva, soylu, dilenci, yoksul, işçi vs. gibi sıfatları yok
eder.
Kamusal
alanda çıplaklığın sanat eserine dönüştürülmesi fikri kolaylıkla kabul görmeyen
çok tartışmalı bir konudur. Din ve devlet otoriteleri tarafından inşa edilen
“ahlakçı” anlayış Tunick tarafından eleştirel bir yöntemle işlenir. Şehir
meydanlarında ve diğer kamuya açık mekanlarda ortaya koyduğu fotografik
enstalasyon çalışmaları ile halkı kontrol etmeye çalışan iki otoriteyle de
savaşmaktadır. Fotoğraf çekimi için
katılımcılara açık çağrı yaparak, hem sanat eserini oluşturma yöntemini
eylemsel bir yapıya büründürür hem de kamusal alanda çıplaklık fikrini çarpıcı
bir uygulamayla izleyenin algısına sunar. Çıplaklığı tecrit edilmiş - rahatsız
edici- boyuttan çıkarıp kamusal alanda çoğunluğun katılımı ile gerçekleşen bir
sanat eseriyle buluşturur.
Tunick’in
şehir meydanlarında ve farklı kamusal mekanlarda yarattığı görsellikler, insan
eliyle oluşturulmuş ortamlar olması nedeniyle de önemlidir. Meydanlarda
kalabalık grupları çıplak olarak görüntülemesi özellikle bireyi toplum
içerisinde sıradanlaştırma amacı da taşır. Bu sıradanlaştırma onu yok etmeye ya
da silmeye yönelik değildir, aksine amaç bireyi şehir dokusunda herhangi bir
statü endişesi yaşamadan özgürleştirmektir. Çıplak olma eylemiyle kişi özeldir;
vücut formu, cinsiyeti, ten rengi ve diğer fiziksel özellikleri ile doğaya
uygun bir konum edinir. Bir nevi insan bedeni şehir dokusunda doğal olanın
uzantısı olma işlevini taşır.
Kamuya
açık bölgelerden tecrit edilmiş olan “çıplaklık kültürü” (naturizm ya da
nüdizm) belirli mekanlara yasal zorunluluk şeklinde hapsedilmiştir. Naturist
kültürün bu mekanların dışına çıkması otorite tarafından hukuksal bağlamda
engellenir. Tunick kamusal alana taşıdığı çıplak figürler sebebiyle hem
otoriteyle hem de ahlakçı toplumsal anlayış ile çoğunlukla karşı karşıya gelmiş
ve defalarca tutuklanmıştır. Bugün yaptığı çalışmalarda uzun süren bir izin
aşaması ile uğraşsa da bir şekilde çekimlerini kısıtlamalarla da olsa
yapabilmiştir.
John
Berger Görme Biçimleri kitabında
çıplak ve nü kavramlarını birbirinden bağımsız olarak sanatçının gözünden okur.
İzleyen ise bakma eylemini gerçekleştirendir. Tunick’in fotoğraflarında yer
alan binlerce çıplak beden bir erotizm nesnesi olmanın ötesinde doğal olana,
kendi olana bakmak ile anlaşılır olacaktır. Çıplak beden erotizme gönderme
yapmaz, izleyen tarafından erotik bir düzleme taşınır ve Tunick’in
fotoğraflarında bir erotizm unsuru yoktur. Fotografik görüntünün gerçeklikle
doğrusal bağlantısı nedeniyle çıplak beden izleyeni diğer sanatsal ifade
araçlarına oranla daha fazla uyarabilir. Bu uyarılma toplumların ya da
bireylerin kültürel yapılarına göre değişkenlik gösterecektir. Çıplak olanın
tabuya dönüşmesi baskılanmış birey için çıplaklığı bir tahrik unsuru yapar ve
çıplaklık hem cinsellik hem de erotizm bağlamında etkin bir unsur olur. Öte
yandan bu bireylerin cinsel açlık ve saplantılarını dışa vurmaları için
çıplaklığa ihtiyaçları yoktur. Çünkü örtünmüş bedenler de onlar için fazlasıyla
tahrik edici olabilir!
Kusursuz
beden anlayışı tüketim kültürünce bireylerin bedenleri ile barışık olmamalarına
yol açmış ve tasarlanan beden imgesi gerçekle örtüşmeyecek şekilde daimi bir
mutsuzluk hali yaratmıştır. Reklam ve tüketim kültürünün özellikle kadın
üzerinde kurduğu bu algı ideal olana yaptığı referanslar ile bireyin kendi
bedenine yabancılaşmasına neden olmuştur. İdealize edilen kusursuz beden
bireyin çıplak bedenine olan güvenini yok etmiştir. Tunick’in fotoğraflarında
yer alan kolektif bilinç, bireylerin şehir dokusunda çıplaklık ve özgürlük
fikrini pekiştirirken, diğer yandan otorite ve sisteme başkaldırıyı da temsil
etmiştir. Sanatsal bir ifade aracılığı ile eyleme dönüşen bu tepkisel
başkaldırı Tunick’in fotoğraflarıyla bir propaganda niteliği de kazanır.
Kamusal
alanda çıplaklık fikri Spencer Tunick’in fotografik enstalasyonlarıyla
şehirlerin kültürel dokusunda izleyene beklenmedik bir bakış açısı sunar.
Gönüllü katılımcılarla farklı bir boyut kazanan bu bakış açısı yarattığı etki
ve algı bakımından önemlidir. Bir sanatçı olarak eserini yaratan Tunick, ortaya
çıkan görsellikle aynı ideale sahip binlerce birey tarafından
desteklenmektedir. Bu destek sanatçının eserini yaratırken kolektif bilinç
paylaşımını ve kamusal alanın hem sanatçı, hem de sanat eserinin yaratılmasında
etkin rol üstlenen katılımcılar tarafından sanatsal olarak da değerlendirildiğini
gösterir.
Çıplaklık
içeren sanat eseri günümüz koşullarında halen sansüre uğramaktadır. Bu sadece
muhafazakar ülkelerde değil, özgürlükçü yapının güçlü olduğu ülkelerde de sık
sık gözlemlenir. Sinema, video ve fotoğraf gibi optik bir gerçeklik taşıyan
disiplinlerde çıplaklık diğer sanat eserlerine oranla daha sık sansüre uğrar.
Tunick’in eserlerini fotoğraf olarak sunması bu bağlamda önem taşımaktadır.
Böylece şehir ve kamusal alana dair optik bir gerçeklikle mekan izlenebilir.
Tunick’in eserleri müze ve galeri ortamları dışında çıplaklığın tabuya
dönüştüğü bir toplumsal yapıya başkaldırır.
13 Ağustos 2018 Pazartesi
22 Mayıs 2017 Pazartesi
BİLİNDİK BİR GÖÇMENLİK HİKAYESİ VE BİLİNMEDİK KAHRAMANLAR!
Göç coğrafi bir yer değiştirme
hareketidir. Zorunlu veya isteyerek göç eden birey; ekonomik, kültürel, eğitim
ve savaş gibi ön plana çıkan sebeplerle bulunduğu coğrafyayı terk eder. Göç etme hali her coğrafya için farklı
unsurları barındıran özel bir yapıya sahiptir. Din, dil ve ırk farklılıkları
sebebiyle göç eden birey çoğunlukla ayrımcılığa uğrar. Günümüz Batılı sosyal
devlet yapısında ayrımcılık yasalarla engellenmeye çalışılsa da toplumsal bağlamda
birçok birey ayrımcılığa uğramaktan kurtulamaz. Hatta kimi zaman bazı yasa
yapıcılar dahi inandıkları olguların tersine hareket ederek ayrımcı davranabilirler.
Dünyadaki ekonomik dengeler, paylaşımın adaletsizliği ve küreselleşmenin
getirdiği değişim de birçok bölgede yaşanan göçü kaçınılmaz kılıyor. Her ne
kadar küreselleşmenin olumsuz yönü çoğunlukla ekonomik olarak vurgulansa da
güvensiz yaşam koşulları da göç olgusunu etkin kılan önemli bir unsurdur.
Savaşların eksik olmadığı bir dünyada ise ne yazık ki göç etme olgusu
normalleşmekten uzak duramıyor.
Kendisi de Meksikalı bir göçmen
olan Dulce Pinzon “Her Gün Süper Kahraman” isimli fotoğraf serisi ile Batı
kültürüne mal olmuş süper kahraman ikonları üzerinden var olan toplumsal
gerçekliği sarkastik bir tavır ile ele alıyor. Gerçek hikayeyi fantastik olan
hikayelerle birleştiren sanatçı, göç neticesinde günlük yaşamda insanın
sömürülmesini bize gösteriyor. Göz ardı edilen gerçekliğe dikkat çekilmesini
sağlayan Pinzon, yarattığı simülasyon ile kurgunun varlığını gösterirken, aynı
zamanda tanıdık bir ikon üzerinden ilgimizi çekerek aslında bir şeylerin “yamuk”
gittiğine dikkatimizi çekiyor.
Toplumsal olgulara popüler kültür
ikonları ile değinen sanatçı, çekmek istediği ilgiyi fazlasıyla yakalıyor. Her
ne kadar kurgusal durum ironik görünse de aynı zamanda “rahatsız etmek” üzerine
kurduğu bir düzlemde bize hikayeyi anlatıyor. Ortaya çıkan eserlerden otoritenin
rahatsızlığı kadar toplumun büyük bir kesimini de rahatsız edecek bir gerçeklik
kurgulaması izliyoruz. Süper kahramanlar güçlü olmalarının yanında, aynı
zamanda kötülükle de savaşarak toplumu korumak üzere görevlilerdir.
Fotoğraflardaki süper kahramanlar ise toplumu korumak değil, topluma hizmet
etmek üzere vardır ve bu hizmet toplumun diğer bireylerinin çoğunlukla
istemediği görevleri kapsar.
Pinzon, New York’da yaşayan
göçmen bireyleri kullanarak bizi konunun gerçekliğine doğrudan taşımaktadır. Fotoğraflarda
yer alana figürlerin Meksikalı birer göçmen olması önemli bir belgeli gerçeklik
düzlemi yaratır. Böylece karşımızda sadece kurguyu sağlayan figürler değil,
aynı zamanda durumun gerçekliğine sahip bireyleri görürüz. Bu da analizi
yapılan sosyal durumu doğrudan karşımıza çıkarmaktadır. Uzun çalışma saatleri
ve kötü koşullar onları yine bir kahramana dönüştürür ve bunu yaşamsal bir durum
üzerinden yapar. Çocuklar süper kahraman kostümlerini giydiğinde birer güç
temsili oluştururken, bu hikayede yetişkin bireylerin bu kostümleri giymiş
olması aslında bize sömürülme üzerinden mağdur edilme halini yansıtır. Bulundukları
konum sebebiyle işverenler tarafından suistimal edilen işçiler ait olmadıkları
toplum tarafından da kullanılmış olurlar.
Amerika tarihinde bilinen göçmen
fotoğrafları Alfred Stieglitz ve Lewis Hine’ın tarafından çekilmiştir. Daha çok
belgeleme amaçlı çekilen fotoğraflarda Amerikan toplumundaki göçmenler
görülmektedir. Stieglitz’in The
Steerage (1907)
isimli fotoğrafı Amerika’daki göçmenleri anlatan önemli bir başyapıttır. Stieglitz’in
çalışmaları doğrudan bir çözüm yolu bulma niteliğinde olmasa da Hine’nin
çalışmaları o dönemde dikkat çekmiş ve sosyal bir tepki doğmasına neden olmuştur.
Özellikle çocuk işçilerle ilgili yapmış olduğu çalışma yasal düzenlemelerin de
yapılmasını sağlamıştır. O günden bugüne göçmenleri oluşturan kültürel profil
değişmiş olsa da göçmenlerin yaşam ve çalışma koşullarında pek değişiklik
olmamıştır. Değişen en önemli unsur göçmen olmanın daha da zorlaştığıdır. Bahsi
geçen bu konu sadece Amerika için değil, dünyanın birçok ülkesi için geçerlidir.
İngiltere’de yaşayan Yinka Shonibare, Nijerya kökenli bir
göçmen olarak İngiliz toplumunun içinde var oluş sorunlarını anlatan bir seri
fotoğraf yapmıştır. 1990’lı yılların sonunda gerçekleştirdiği fotoğraf serisi
ile beyaz bir erkeğin kılığına girer. “Viktoryen Bir Züppenin Günlükleri”
ismini verdiği fotoğraf serisini William Hogart’ın “The Rake’s Progress, Tom
Rockwell (1732)” isimli bir zenginin zevk ve sefa içinde tükenişini anlatan
resimlerinden yola çıkarak hazırlamıştır. Yaşadığı toplumun içinde sahteleşmiş
bir kabullenilme hali ve ikiyüzlü tavrı fotoğraflarında sergileyen sanatçı,
beyaz hizmetçi figürleriyle ötekileşme halini tersine çevirir. Birçok göçmen
gibi her iki kültürü de yakından tanıyan sanatçı, toplumsal anlamda uğradığı
ayrımcılığı ve ön yargılı yaklaşımları kurguladığı bu seride yer alan
metaforlar ile gösterir.
İngiltere’de toplumsal anlamda ırkçılığa ve ayrımcılığa
gönderme yapan bir diğer seri çalışma ise Koreli sanatçı Chan Hyo Bae’ye aittir.
“Kostümle Var Olmak” isimli çalışmasında abartılı ortaçağ kostümleriyle Batı
tarihinden kadın figürlerin kılığına bürünen sanatçı aynen Shonibare gibi Batılı
bir toplumda farklı ırktan bir birey olarak yer almanın zorluklarını
ifadelendirmektedir. Irkıyla kurduğu
bağlantı ellerinde gizlidir. Tüm kostümlere ve makyaja rağmen sanatçının elleri
bizi sorunun gerçekliğine taşıyacak şekilde müdahalesizdir. Hyo Bae aynı
zamanda uzak doğulu bir erkek olarak Batılı bir toplumun içinde yaşamanın
zorluklarını da vurgular. Böylece toplumsal cinsiyetin kültürler arası yorumunu
da ironik bir çözümlemeyle ele alır. Asyalı erkek imgesinin Batılı dünya da
feminen bulunuşu sanatçı için kadın kostümleri içinde yapılan bir protestodur. Batıya
ait masal kahramanlarının da kılığına giren sanatçı, içinde yaşamaya başlamadan
önce batı toplumuna duyduğu hayranlığı da dile getirir.
Sanatçıların fotoğraflarında
göstergelerin temsil ettikleri ile diğer bireylere yükledikleri önemli anlamsal
vurgu göz ardı edilmemelidir. Evrensel anlayışa taşınmadan ele alındığında çok
lokal kalması kaçınılmaz olan göstergeler toplumun duyarlı hale gelmesinde
önemli bir yapısallığa sahiptir. Fotoğraf sosyal olguları görünür kılan bir
unsur olarak güçlü bir paydaya sahip olsa da esas olan toplumsal bilinç
düzeyini arttırmada sivil toplum örgütlerinin katkısıdır. Çocukların nefret
söylemlerine tanık olmayacakları bir toplumsal yapı belki hayal gibi
görünebilir fakat mümkün olmaktan uzak değildir. Göçmen olan bireyin nefret
nesnesine dönüşmemesi için kolektif bir bilinç oluşmak zorundadır.
Bu coğrafyada yaşayan bizler ise
gösterilen durumlara bir şekilde yabancıyızdır. Ne Amerikalı, ne Nijeryalı, ne
Koreli, ne de Meksikalıyız! Fakat bu yabancı olma hali bizim bu eserler
üzerinden kendi gerçekliğimizi kurgulamamızı engellemez. Sanatçı yaşadığımız
toplum içerisinde var olan gerçekliğe aynı görsel unsurlar ve bildiğimiz
hikayelerle eşleştirme yapmamızı sağlar. Göçmen olan bireyin kötü koşullarda ve
toplumun diğer “gerçek” bireylerinin istemediği işlerde çalışması -çalıştırılması-
sadece Amerika ve Batı toplumlarına özgü bir tutum değildir. Çevremize
baktığımızda bu duruma uygun birçok örneğe rastlamakta zorluk çekmeyiz.
Göçmenlik hali ülkeden ülkeye olmak zorunda da değildir. Yaşadığımız coğrafyada
da doğudan batıya kuzeyden güneye göçler yaşanmaktadır.
Göç eden bireylere karşı gelişen tutum bir süre sonra
toplumsal bazı sorunların baş göstermesi ile birlikte yabancı düşmanlığına da
dönüşür. Göçmenlerin öncelikli sorunu olan uyum sağlama zaten başlı başına
birey için mücadele edilmesi geren bir süreç iken bir de çalıştığı toplumun
diğer bireyleri tarafından ötekileştirildiği zaman işin boyutu çok yönlü olarak
sorunsallaşacaktır. Ekonomik dar
boğazlarda sık karşılaşılan sorun genellikle istenmeyen işleri yapan
göçmenlerin günah keçisi haline getirilmesi olarak gözlemlenebilir. Kaçak
göçmenin ise gittikçe daha zor hale gelen durumun içinde en altta kalarak
insanlık onurunu zedeleyen koşullarda yaşamak zorunda olması evrensel bir
mesele olarak karşımıza çıkar. Oysa onları sınır dışı etmek, nefret nesnesi
haline gelmiş göçmenleri yabancılaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Geçmişte bir şekilde göçmen olmak
zorunda kalmış ve aynı sıkıntıları yaşamış olan bireylerin başka bireylere aynı
zor koşulları dayatmakta çekince görmemesi sanırım dünya tarihinin içinden
çıkılmaz toplumsal kirliliklerinden biridir. Her gün gözümüzün önünde olan
fakat gerçekliğinin farkına varmadığımız bir duruma gönderme yapan sanatçılar
bilindik figürler yardımıyla dikkatimizi çekmektedir. Düşük ücret ve fazla
saatler boyunca çalışan göçmenler bir süre sonra neredeyse toplumun taşıyıcı
unsurlarından biri haline gelir. Oysa onlar aynı zamanda modern topluma zarar
veren ve ekonomiyi zedeleyen ögeler olarak da görülür! Irkçılık ve ötekileştirmenin
olmadığı barışçıl toplumsal bir yapı inşa etmek bütünsel bir hareketi
kapsayacaktır. Sadece kanunlar çıkararak duruma makyaj yapmanın ötesine
geçilemediğini ne yazık ki yakın gündemde sıklıkla gözlüyoruz. Bu nedenle
ayrımcılığın her bir zerresinin her türlü platformda yok edilebilmesi için
sanatçılardan öğretmenlere kadar toplumun tüm kesimleri sorumlu olmalıdır.
Kanla Süslenen Bir Dünya
Tarihinin yarısından fazlası kanla
yazılmış bir varlık insanoğlu! Kana doymayan, zevk için öldüren, savaşlarla
beslenen ve savaşları yücelten bir yabancı bu yeryüzünde… Sisteme bir katkısı
olmadan sadece tüketen ve tükettiği gibi de parçalayan bir varlık aynı
zamanda... Dünyanın hiçbir parçası yoktur ki, savaşın izlerini yaşamamış ve
ardında kanlı coğrafyalar bırakmamış olsun. Pakistanlı sanatçı İmran Qureshi de
insanlık tarihindeki “kan” olgusundan yola çıkarak sanatını geliştirmiştir.
Mekanları kırmızıya boyayarak yaptığı enstalasyonlarda izleyeni kan olgusu ile
baş başa bırakır. Kanla süslenen mekanlar, savaşlarla kirlenen dünyaya ironik
bir tepki aslında... Sanatçı ilk bakışta şiddetten geri kalanlar üzerine bir
sorgulama süreci yaşatır. Öncelikle katliamın izleri mekana bakanları dehşete
düşürür. Mekanın içine girip yakından gözlem gerçekleştikten sonra süslemelerle
karşılaşılır. Çoğunlukla çiçekler ve yaprakların yer aldığı bu durum bir hayranlık
uyandırırken rahatsız olma halinin devamlılığını da korur. Qureshi’nin
eserlerinde gördüğümüz güzel çiçekler, bu kanlı tarihin bir metaforu olarak
izlenebilir. Kanı metafor olarak başarılı bir yapısallık içinde aktaran sanatçı
bizi kendi tarihimizle ve yaşadıklarımızla yüzleştirir.
Sanatçının kökenlerine
baktığımızda, savaşın eksik olmadığı bir coğrafyadan geldiğini görürüz.
Süslenen mekan batılılar için sadece bir sanat eseri iken, savaşla iç içe
büyümüş birçok birey için hem huzursuz eden hem de korkutan bir görsellik
sergiler. İnsanın kırmızı renge olan duyarlılığı ile gerçekleşen bu kanlı
çağrışım mekanın ana unsurudur. İzleyen mekanda kendi varlığını
anlamlandırırken aynı zamanda insanlık tarihini de ister istemez
sorgulayacaktır. Ölüm, savaş, şiddet, katliam ve silah gibi kavramlar ilk önce
imge dünyasında canlanır. Daha derin analizlere gidildiğinde, tüm insanlığın
ellerine bulaşmış olan kanın Qureshi tarafından mekana eklendiğini
görürüz.
2011 yılında yaptığı “Blessings Upon the Land of My Love” – “Kutsuyorum
Aşkımın Yurdunu” isimli enstalasyonu ile ana yapıtlarından birini yaratmış
olan Pakistanlı sanatçı, minyatür sanatının çağdaş temsilcilerinden biridir.
Yaşam ve ölüm döngüsünü eserlerine taşıyan sanatçı yaşadığı coğrafyada şiddetin
tırmanışından etkilenir. Hatırlatmak istediği ise umudun kaybolmaması ve bundan
sonra olacaklara dair bir bilinç geliştirmektir. Sanatçının eserlerinde bir
katliamdan arda kalan izler görülse de amaç geleceğe dair bir bilinci, bir
uyanışı tetiklemektir. İzleyen geçmişten gelen bu ürkütücü mirasa karşı
oluşturacağı yeni bilinç ile çok daha iyi bir gelecek tasarımına soyunabilir.
Bu, şiddetin ve savaşın yok edilmeye çalışılacağı ve umudun yüksek tutulacağı
bir gelecek tasarımıdır. Sanatçının mekan ile kurduğu bağlantı bizi soyut
yüzeyden uzaklaştırarak gerçek olan bir düzleme taşır, bu da mekanın içindeki
varoluşu devamlı kılacaktır.
Pakistan Lahor Ulusal Sanat
Koleji’nde minyatür sanatı üzerine dersler veren Qureshi, çağdaş minyatür
sanatı konusunda öne çıkan isimlerden biridir. Qureshi’de karşılaştığımız kan,
güncel sanatta kanı sık sıkı kullanan Herman Nitsch ya da Jordan Eagles’ın
eserlerindeki ile aynı değildir. Hem anlam hem de uygulanan gerçeklik
bakımından bir benzerlik yoktur. Fakat izleyenin edindiği huzursuz olma hali bu
imgelemler bütününde mevcuttur, çünkü kana karşı olan duyarlı duygu durumumuz
bizi çoğu zaman tehlikenin varlığına taşır. Ayrıca kendi ölümümüzle yüzleşme
ihtimalimiz nedeniyle ürkütücüdür.
Qureshi’nin içinde bulunduğu İslam
kültürü, gün geçtikçe şiddetin içine gömülmüş ya da böyle bir ön yargıya maruz
kalmıştır. Bu nedenle sanatçı için “İslam ve şiddet” ikilemine dikkat çekmek de
önemlidir. Böylece eserlerindeki yerellik olgusu ile sanatını çok katmanlı bir
yapıya taşır, özgünlüğünü koruyarak temsil ettiği kültürün izlerini evrensel
imgeler ve olgularla harmanlar. Mimari bir mekanda doğanın ötesine geçen insana
dair bir kurguyu yaşatır. Sanatçının boyadığı yerler doğaya ait olan bir parça
değildir, insan eliyle tasarlanmış ve inşa edilmiş düzlemlerdir. Qureshi bu
yüzeyler yardımıyla izleyeni kendi düşmanlığıyla yüzleştirir.
Sanatçının yaptığı boyamalar
duvarların yanı sıra yapının zeminini de kaplar. Böylece izleyenler doğrudan
eserin içinde yer alarak bir bütünleşme süreci yaşar. İnsan kan ile doğrudan
kendi bedenine bağlanır, kendi sahnesini düşünebilir ve bunu kendi bedeni ile
tasarlayabilir. Sanatçının eserlerindeki
diğer bir güçlü olgu da “şiddet ve güzellik” arasındaki ikilemdir. Öte yandan
yaşam ve ölüm karşıtlığını da sergileyen eserler, mimari bir yapının zemini ve
duvarlarının boyanması ile oluşturulur. İlk bakışta ölüme ait izler taşıyan
boyamalar, mekanın içine girildikçe sanatçının öne çıkarmak istediği duygu
ikilemine keskin bir zemin hazırlamış olur.
2013 yılında New York
Metropolitan Sanat Müzesi’nin çatısında yaptığı bir enstalasyon olan “And How Many Rains Must Fall Before the Stains
Are Washed Clean” – “Bütün Lekelerin Temizlenebilmesi İçin Kaç Defa Yağmur Yağmalı” isimli çalışması izleyeni doğrudan anlam ile
buluşturur. Aslında bu isim Pakistanlı (Urdu) şair Faiz Ahmet Faiz’in (1911 –
1984) şiirinden bir dizedir. Eserin
isminde yer alan kilit kelime “leke” dir,
oysa boyamalara yakından baktığımızda lekeden ziyade bir sanatçının
süslemelerine tanıklık ederiz. Anlamı sorguladığımızda ise insanlık tarihinin
çirkin lekeleriyle baş başa kalırız, yağmurun defalarca yağması vurgusu bize
önemli bir olguyu hatırlatır. Ne yazık ki, bu lekeler akıp gitse ve yok olsa
dahi bizlerin birey olarak tanıklığı sona ermeyecektir. Savaşlar, şiddet ve
katliamlar günlük yaşamımızın bir parçası haline geldiği sürece biz bu
tanıklığa devam etmeye mahkum kalacağız. Sanatçının izleyene iletmeye çalıştığı
en önemli nokta budur. Geçmişte kalan bir şeyler olsa bile insanoğlu gelecek
için her zaman mücadele etmelidir.
Savaşların gerekliliğine inanan
nesiller yetiştiren modernist düşünce günlük yaşamın birçok unsurunu manipüle
ederek kendini haklı çıkarmaya çalışır. Kimi zaman dini, kimi zaman milliyeti,
kimi zaman da militarist söylemleri kullanan kirli zihniyetler aynen
Qureshi’nin eserlerinde olduğu gibi kendilerince kanla süslerler yaşadığımız
dünyayı... Bulunduğumuz coğrafya ise savaşın izlerini yakın bir geçmişte
fazlasıyla yaşamıştır. Gelecekten beklenen umut tasarımı Qureshi gibi
sanatçılar kadar, barışçıl bir düzlemde hareket etmeyi varoluşun önemli bir
etkeni haline getirecek bizler için de en önemli paydadır. Devletlerin oynadığı
ve toplumların inandığı savaş oyunlarının gelecekte tekrar karşımıza çıkmaması
için barışçıl bilinç düzeyini geliştirmek tüm bireylerin sorumluluğunda
olmalıdır.
2 Eylül 2013 Pazartesi
19th Century Greek Photographers in The Ottoman Empire
The newspaper Takvim-i Vekayi dated
October 28, 1839 published in Istanbul in Greek, Armenian, Arabic, French and
Ottoman (old Turkish) languages featured announcement of photograph in Paris
Academy of Sciences. This invention announced all through the world
by François Arago on August 19, 1839 found place in the newspaper Takvim-i
Vekayi as follows: The talented Frenchman, Daguerre, has reproduced an object
through the reflection of the sun’s rays onto a shiny surface. One can
understand the importance of this invention when one realises that in this way
certain things which should be preserved may be captured.
19th century witnessed
changes and innovations all around the world. Day by day new inventions emerged. The Ottoman
Empire tried to keep pace with these changes and innovations as far as
possible. Left the previous introverted structure, the empire tried to open its
doors to innovations. Particularly the problems in bringing the
printing press are a good example of the perspective towards innovations in
Ottoman history. However, the problems in bringing the printing
press were not experienced in photography. It is known that the printing press
was initially brought by Jews coming from Spain, and Armenian and Greek
communities successively established their own printing houses. Print house
to serve to Muslim communities in the Ottoman Empire was established in early
18th century by İbrahim Müteferrika.
Reformist perspective brought to the
empire by Sultan Mahmut II facilitated easier adoption of many innovations and
innovative thought from Europe. The Rescript of Gülhane positively
affected Christian communities living in Ottoman society as well. With the
reformist understanding seen particularly in arts and literature, interest in
the art of painting increased in the palace and some members of the dynasty
began painting. This reformist thought made a big contribution
to rapid popularization of photography and its acceptance by Ottoman palace. Furthermore,
efforts to prevent re-experiencing the delay in the printing press played an
important role in popularization of photography.
However, reformist lifestyle was not
accepted by Muslim society as it was by the palace. Therefore, the first Muslim
photographers in Ottoman society emerged in early 20th century. Rahmizade
Bahaeddin is known as the first Muslim to have a photography studio in 1910. For sure,
there were Muslim people taking photographs before this date, but there were no
figures to adopt it as a profession. Photography was intensively applied
in commercial field by Christian communities within the Ottoman Empire. Armenian
and Greek communities in particular established photography studios and made
its trade. The reason for Jews and Muslims to keep their distance from photography
is that the wrong interpretation of some orders of both religions led the
individuals within these communities to avoid arts such as painting, sculpture
etc. Although some reforms happened, it took centuries for the society to get
rid of this restrictive thought. Even Muslim people seen in some of
the photographs of the period were in fact members of Christian communities
dressed in Muslim style or men who wore ethnic female clothes. Therefore,
let alone Muslim society’s using photography, their appearance in photographs
was restricted.
Traveler photographers in 19th
century photographed various regions of the world. Photography entered into the Ottoman
Empire through European traveler photographers for the first time. Mysterious
east increased orientalist interest of Europe, and frequently became subject of
photographs. Stereoscopic photograph in particular was an important entertainment tool
during 19th century. Many America- and Europe-based
stereoscopy firms sent their photographers various parts of the world and
created series. The first regions were the Middle East, Egypt,
Anatolia and Greece. Istanbul is one of the important cities, as
well as Jerusalem.
Although various photographers were
mentioned in Istanbul in 19th century, some figures became
prominent. Abdullah Fréres, Sebah & Joaillier, Berggen, Basile Kargopoulo and
Nikos Andromenos are some of these figures. They established their own studios and left their mark on the period. Known with
their close relations with the palace and the dynasty, these photographers gave
photography lessons to the members of the dynasty.
Photographs of Vienna exhibition
presenting the Ottoman Empire in 1873 were shot by Pascal Sebah. Ottoman dynasty also was interested
in photography as closely as to have private lessons. Sultan Abdülhamid II, who with his
reign left his mark on 19th century, is one of the notable Ottoman
Sultans that were interested in arts. Photography rapidly proceeded in his period and was used officially as
well. Sultan Abdülhamid II had
photographed all the prisoners to be forgiven to honor his 25th
anniversary of succeeding to the throne, and forgave some of the prisoners by
looking at these photographs.
Known as Beyoğlu today, The Grande
Rue de Péra, as Istanbul’s entertainment, culture – arts center, hosted a
similar scene in 19th century. With its completely cosmopolitan structure in 19th century,
the area hosted culture, arts, rich lives and embassies of many European
countries. Theaters, luxury restaurants and
bakeries etc. were concentrated in this area. In 1850s, many photography studios situated in Beyazıt, Istanbul began
moving to Pera, with a European look.
Basile Kargopoulo, who was a Greek from Istanbul, opened a studio in 1850 in Grand Rude de Péra. He opened
his studio close to Russian Embassy at number 311 and then, moved it to number
417. Because there was no systematic numbering in Istanbul streets then, many
locations were described according to their distance to embassies and other
important buildings. That is why Kargopoulo added the statement “Rus
Elçiliğinin Yanı” (Next to the Russian Embassy) to its address. Upon the
beginning of Ottoman-Russia war in 1877, Russian Embassy left the city and
Kargopoulo avoided using this statement in its address.
In 1878, he moved to
the address “Tünel Meydanı 4” ,
where he is to spend the brightest years of his career.
His use of daguerreotype technique
in portrait photography makes him one of the first Ottoman daguerreotype
photographers. Kargopoulo played in important role in
photographing İstanbul then. With a wide range of costumes in his studio,
the photographer shot portraits of notable figures of the period. At the same
time, he photographed ordinary people for documentation purposes. Fishermen,
butchers, street vendors, syrup sellers and many merchants became subjects of
his works. Then, he printed his photographs on carte-de-visite size, and sold them
to the tourists visiting Istanbul. These photographs make a significant
contribution to document the culture of the period. The albums he prepared in 1884
titled “İstanbul Hatıraları” (Istanbul Memoires) are as if the witnesses of
that period. As the compilation of a 20-year archive, these limited edition albums
contain 20 to 100 original photographs.
Furthermore, Basile Kargopoulo is
one of the figures that gave lessons to the dynasty. He worked as the official
photographer of Sultan Abdulmecid and private photographer of Sultan Murad V. He gave
photography lessons to Murad V when he was a crown prince. He
continued with the lessons during Murad V’s three-month reign.
In the following years, he opened a
studio in Edirne (Andrinople) in
addition to the one in Istanbul. As the former capital of the Ottoman
Empire, Edirme was also a crowded military center. Opened this studio in partnership
with E. Foscolo, Kargopoulo rapidly attracted attention of city’s Greek
population. Took photographs of the old palace and the city and sold them as
postcards, the photographer stated his Istanbul branch in these postcards’
overleaf.
Born in 1826, Kargopoulo continued
to run his studio opened in 1850 for 36 years uninterruptedly. After his
father’s decease on March 28, 1886, Konstantin Kargopoulo, the son of Basile
Kargopoulo could continue with photography only until 1888 due to his lack of
experience in the sector.
Istanbul’s another renowned Greek
photographer Nikolaos Andriomenos
embarked his photography adventure when he was 11, as an apprentice at the
studio that Abdullah Brothers took over from Rabach in Beyazıt. After working as an apprentice for a couple of
years, he continued his career as a retouching artist. In 1867, Abdullah Brothers
transferred the studio to Andriomenos and moved to Pera. Therefore,
Andriomenos had his own professional studio at an early age (around 17). After working
in Beyazıt for almost 30 years, he opened a branch in Pera. Andriomenos
was one of the successful photographers, who managed to enter into the palace. He gave
photography lessons to Sultan Vahdeddin, before he succeeded to throne. His 4
photographs were displayed at Paris exhibition in 1903, and he received empery
medal from Sultan Abdulhamid II. He took photographs until his death
in 1929, and after his decease, his son Tanas Andriomenos continued
photography. Changed the studio’s name as “Foto Saray”, Tanas settled in Athens in
1980s.
Another photographer who was trained
as an apprentice for Abdullah Brothers is Achilleas Samacı. His studio
titled Atelier Apollon until 1925. Like
Kargopoulo and Andriomenos, Samacı was also close to the dynasty, and gave
photography lessons to the dynasty members. Several renowned dynasty members,
actors and writers such as Halit Ziya Uşaklıgil were guests of Apollon, and
their portraits were shot.
Dimitri Michailides made his name with his photography works in Edirne. He became
an apprentice of Kargopoulo to learn photography, and opened a photography
studio in Pera close to the fish market. He published an album titled “Taselya Hatıraları” (Taselya Memoirs)
consisting of 30 photographs. Michailides
donated his wide collection of photographs to Andrianopolis Greek Association.
Alkibiades Nikolaidis is one of the photographers awarded with Otoman dynasty fine arts medal. Became
known with his company titled “Photographie
Stamboul”, Nikolaidis was a photographer to be hired for several purposes,
according to the advertisements he placed. He provides portrait shooting
services at houses and photography shooting services for travels. The most
important characteristic of Nikolaidis that made him distinguished is that he
opened his archive and library to the use of all researchers. He also
provided camera and technical equipment support and gave free photography
lessons at his studio.
Neoklis Meraklis opened one of the notable portrait studios of the period in Beyazıt. For a
couple of years after his death, his son Cleanthi continued his studio
established in 1891.
Jean Xanthopoulo opened his studio titled El – Beder. Although Studio El-Beder, meaning
The Full Moon is one of the most popular addresses for portrait photographs,
could not manage to be open for long. In 1870s, he settled in İzmir, and
opened a new studio titled “El-Beder and Partners”.
Unlike many other portrait
photographers, Theodor Servanis opened
his studio in Kadıköy, and photographed various intellectuals of the period.
Run by Studio Vaphiadis,
Theodor Vaphiadis and Costakis Vaphiadis, the studio continued to operate until
1922. It not only served as a photography
studio, but also as a distributor firm bringing many photography brands and art
materials to Istanbul. He
opened studios at two different locations in Istanbul. Vafiadis described himself as
“Oriental Railway Photographer”, and stated that when presenting his studio. Also manufacturing Zincographic
plates, Vaphiadis was a renowned figure also in sale of commercial photography
materials.
Unfortunately, Istanbul now lacks
the cultural variety it had in 19th century.
This is due to several
reasons, and reshaping of this cultural pattern seem possible neither today nor
in the near future. With the advent of photograph in 19th
century, a revolution took place in humankind’s imagery. This visual
revolution had an impact similar to today’s digital revolution. Many cities
all around the world tried to display and present both its architectural
structure and cultural pattern through photographs. Like the other cities, Istanbul
adopted a similar attitude, and Armenian and Greek photographers as the new
inhabitants of Istanbul played the leading part in this scene. Despite the
unfortunate destruction of many photographs from that period, some of them are
in private collections and museum archives today. Some addresses in Grand Rude de Péra
that hosted several photographers keep the spirit of the past alive, and are
still present.
BIBLIOGRAPHY:
- Photography in The
Ottoman Empire(1839 - 1919), Engin Ozendes, Iletisim Yayinlari, 1995, Istanbul.
- Photography in
Turkey, Engin Ozendes, Pamukbank &
The History Foundation, 1999, Istanbul.
- Photography Albums
of Dolmabahce Palace, Silent Witness of 150 Years, TBMM Milli Saraylar
Yayinlari, 2006, Istanbul.
- Hatira-i Uhuvvet,
Portre Fotograflarin Cazibesi: 1846 – 1950, Bahattin Oztuncay, Aygaz, 2005,
Istanbul.
- The Photographers of
Constantinople / Pioneers, studios and artists from 19th century /1 Text &
Photographs, İstanbul, Bahattin
Oztuncay, Aygaz, 2003, Istanbul.
- The Photographers of
Constantinople / Pioneers, studios and artists from 19th century / 2 The Album, Istanbul, Bahattin Oztuncay, Aygaz, 2003,
Istanbul.
- James Robertson,
Pioneer of Photography in the Ottoman Empire, Bahattin Oztuncay, Eren Yayincilik, 1992,
Istanbul.
- Images D’Empire, Aux
Origines de la photographie en Turquie, French Cultural Center Istanbul.
- Vasilaki Kargopulo,
Hazret-i Padişahi’nin Serfotografi, Bos A.S., İstanbul, Bahattin Oztuncay,
2000, Istanbul.
- Abdullah Freres,
Photographers of Ottoman Palace, Engin Ozendes, YKY, 1998, Istanbul.
- From Sebah &
Joaillier to Foto Sabah Orientalism in Photography, Engin Ozendes, YKY,
1999, Istanbul.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















