22 Mayıs 2017 Pazartesi

çektim, paylaştım, beğenildim…

İnternet ve akıllı telefon kullanımının yaygınlaşması ile vatandaş gazeteciliği, vatandaş ispiyonculuğu, vatandaş vs. derken insanlar görüntüleme ve ihbar konusunda rüştünü ispatlar oldu. Tüm bunların yanında kendi sureti üzerine emek sarf edenler ise apayrı bir konumda yer aldılar ve birçok alandan araştırmacının da bu durum karşısında kafa yormasına sebep oldular. Bahsi geçen bu eylemlerin büyük çoğunluğu akıllı telefonlarla çekilen görüntülerle gerçekleşiyor. Günümüz insanının gerçek ve sanal arasındaki varlığı bir çıkmazda görünüyor. Kişinin gerçek hali ile olmak istediği hali arasındaki görünmez bu boşluk, geleceğin önemli sorunlarından biri gibi duruyor.

Fotoğrafın iletişimdeki etkin gücünü tekrar tekrar vurgulamaya ya da ifade etmeye gerek yok. İcat edildiği günden bu yana zaten iletişim alanındaki etkin varlığını yoğun bir şekilde sürdürüyor. Ancak bugünlerde fotoğrafın böylesine yoğun bir paydaya sahip olması esasında hızlı tüketim kültürünün önemli bir ayağını oluşturuyor. Bir mekanda bulunduğumuzu farz edelim ve o mekanda yediğimiz yemeği ifade etmek için bir metin yazmamız, imlasını toparlamamız ve insanların o metni okumasını sağlamamız bugün için önemli bir maharet! Fakat bir tane fotoğraf çekmemiz ve yer bildiriminde bulunmamız tüm eylemimizi ifade etmeye yetiyor da artıyor bile. Mesele yaşanan bu görüntü bombardımanını eleştirmekten öte bugünün insanının hızlı yaşam koşullarına ayak uydurmak adına nasıl bir evrim geçirdiğini kavramak olmalı. Teknoloji geliştikçe insanlar bunu kendi arzu ve isteklerine uygun bir şekilde diledikleri gibi kullanmakta özgürler. Fakat ne söylemek istedikleri veya nasıl söyledikleri belki de analiz edilmesi gereken önemli unsurlardan biridir.

Bundan 20 yıl önce fotoğrafla kurulan ya da kurulabilecek iletişim üzerine konuşulur ve basında yer alan fotoğrafların gücü bol bol felsefi alt okumalarla desteklenirdi. Bu durum halen tabi ki varlığını koruyan bir olgu olarak durmaktadır. Fakat bu iletişim eylemine ek olarak günümüz insanının sadece izleyici olmaktan öte fotoğrafı sunan ve çeken kişiye dönüşmesi yeni bir görsel devrimi de sağlamıştır. Bu görsel devrim toplumsal girdilere sahip olduğu kadar bireysel önemli detaylara da sahiptir.

Fotoğrafın yarattığı bu etkileşimlerden bahsederken sadece çevreyi ve bizi etkileyen nesneleri belgelemek üzerine değil, bugünün önemli tartışma konularından biri olan kendi suretimizi belgeleme halinden de bahsetmek gerekir. Selfie dediğimiz görüntüleme şekli esasında bir nevi self-portre / otoportredir. Sanat tarihi kendi suretini eserlerine taşıyan sanatçılarla doludur ve fotoğraf tarihinde kendi kendisini görüntülememiş isim yok gibidir. Suretini görüntülemese dahi kendi gölgesini çekerek yine bir nevi otoportre yani selfie yaratmış bir yığın fotoğrafçı vardır. Sosyal medayaya yönelik çekilen selfie fotoğrafları bugün sıksık tartışması yapılan ve eleştirilen görseller olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan hergün kendisini görüntüleyip paylaşan bireylerde bir narsist sendromundan da bahsedildiğini görüyoruz. Fakat sosyal medyada hemen hergün fotoğraflarını paylaşan bu kişiler bir şekilde eleştirilmeyi göze alıyor olmalılar ve eleştirinin yanında ne kadar çok beğeni aldıkları da sosyal bağlamda popüler olma hallerinin önemli bir uzantısı gibi duruyor. Hele ki bu popülerlik kendi portreleri üzerinden oluyorsa zaten eylemleri bir anlamda amacına ulaşmış oluyor.   
Uzun zamandır sanal var oluşlara dair eserler üreten sanatçılara rastlayabiliyoruz. Bu sanatçılardan biri de Rusya’da St. Petersburg metrosunda çalışma yapan genç bir fotoğraf sanatçısı Yegor Tsvetkov. Metroda insanların fotoğraflarını çekip daha sonra bir yüz tanımlama programı ile çektiği insanların sosyal medyadaki fotoğraflarını bulup onları eşleştirmiş. Fotoğraf çalışması metrodaki bu bireylerin sosyal medyada nasıl görünmek istedikleri ve gerçek yaşamda nasıl var oldukları üzerine şekilleniyor. Ayrıca artık bizlerin kamusal alanda da rahatlıkla takip edilebilir olduğumuza dair de bir proje oluşmuş. Bu durumda her an her yerde sosyal medya bağlamında yaşadığımız sanal gerçeklik, bir anda gerçek olana da dönüşebilir.

Bugün her şeyi, her yeri ve her nesneyi görüntülemek sıradan bir eylem oldu. Bunu daha önce yapan bir yığın fotoğrafçı ismi sayılabilir ve hepsi fotoğraf sanatının vazgeçilmez isimleri arasındadırlar. Akıllı telefonlarla günlük olanın fotoğrafını çeken milyonlarca birey de aynı eylemi gerçekleştiriyor. Özel hayat, mahrem hayat, kamusal hayat ve benzeri yaşam biçimleri arka arkaya fotografik olarak önümüzde akıyor. Bu paylaşımları sağlayan yazılımlar ise eylemi pekiştirmek için anahtar kelimeleri teşvik ediyor. Bu anahtar kelimeler sadece arkadaşlarınızın değil sizi tanımayan birçok bireyin de fotoğrafa ulaşmasını sağlıyor. Fotoğrafı aleni hale getiren bu anahtar kelimeler bugün için önemli birer yol gösterici rolü üstleniyorlar. Böylece sizinle ortak görsel fikir taşıyan diğer kişilerle bir kavram üzerinden bağlantılanmış oluyorsunuz. Kavram ve görüntü iletişimi ise yeni ve sanal bir düzlemde etkileşiyor.

Selfie’yi dert edenler arasında TDK da görünüyor. Kurum, ‘Selfie’ kelimesine karşılık olarak bir halk görüşü almış ve ‘özçekim’ kavramını bu eyleme uygun bir kelime olarak Türkçeye kazandırmış. Şimdiye kadar bu kavrama pek rastlandığı söylenemez. Son yıllarda hayatımızı kaplayan akıllı telefonlara ek olarak birçok kişiyi tabiri caizse ‘gıcık’ eden selfie çubukları da hızlıca yaşamımıza giren nesneler arasında yer alıyor. Son dönemde haberlerde gördüğümüz selfie çubuğunun kullanımının bazı kamusal alanlarda yasaklanması kimilerine anlamlı gelirken kimileri için saçmalık olabiliyor.

Selfie çubuğu fotoğrafçılıkta kullanılan tripod ya da monopod gibi bir işleve sahip olsa da,  esasında fotoğraf çekmeye yarayan organik bir uzva dönüşmüş durumda. Bilim kurgu filmlerinde rastlanan biyonik uzuvlar gibi selfie çubuğu da bize eylemsel destek sağlayan bir uzantıyı andırıyor. Birey bu uzuv ile sosyal medyada yeterli büyüklükte ve sayıda yer alabiliyor. İşte önemli bir kilit nokta da bu! Neden peki? Daha çok beğenilmek, sanal yaşamda daha belirgin hale gelmek, çevremizde varlığımızı her an bilinir kılmak gibi çok fazla etken eklenebilir. Günümüz psikologları tüm bunları çağdaş akıllı telefon insanının saplantıları olarak da görebiliyor.

Selfie çubuğu bazen gözümüze giriyor bazen ruhumuzu sıkıyor hatta kamusal alanda yükselen falluslar gibi inip inip kalkıyorlar. Tabi burada fallik bir tehditten bahsetmek mümkün olmayabilir ama sosyal medyanın kamusal alandaki fiziksel çıkıntısı olarak bir rahatsız ediciliğe sahip olduğu da su götürmez bir gerçektir. Paris’teki Louvre Müzesi son dönemde selfie çubuğunu yasaklayan kurumlar arasına girdi. Sebebini çok da fazla düşünmeye gerek yok. Yavaş bir eylemi barındırıyor müzeler. Eserlere bakmak onları incelemek insanlığın elinde kalan yavaşlık barındıran sayılı eylemden biri. Fotoğraf ise hızlı olmanın ve hızlı ifade etmenin önemli bir ayağını oluşturuyor. Oysa fotoğraf ilk icat edildiği yıllarda yavaş olmanın temsiliydi. Pozlandırma sürelerinin dakikalarca olması portresi çekilen bireyler için uzun bekleme dakikaları demekti. Günümüzde akıllı telefonlarla entegre olan kameralar sayesinde fotoğraf hızlı yaşamın sembolüne dönüştü.

 ‘Akıllı telefon kullanıcıları çekinmese ölümlerin önünde de selfie çekimi yapacaklar’ diye bir cümle kurgulanıp, bu yazı militan bir yapıya büründürülebilirdi. Fakat örneklerine rastlanan bir durumdan bahsedilmiş olurdu. Bugün ölümün dahi önünde bir eğlenme aracı olarak çekim yapan insanlara rastlamak olağan oldu. Geçmişte basın fotoğrafı alanındaki en büyük etik tartışma ‘yardıma ihtiyacı olana yardım etmek mi yoksa fotoğrafı çekmek mi’ şeklindeydi. Ancak bugün bu etik tartışma cılız bir hal almış gibi duruyor. Benzeri ahlaksal tartışmaların sıklıkla yaşandığı toplumsal olaylar ve savaş ortamlarının görselleri, devletler için her an her şeyin görüntülenebilir olması bakımından bir sıkıntı yaratmış gibi durmakla beraber, şiddeti fazlasıyla kanıksamış bir dünyaya da zemin hazırlıyor.

Neticede Hz. Musa’nın asası kadar ilahi bir görev üstlenmese de,  selfie çubuğu da bugünün kutsal nesnelerinden biri gibi karşımızda dikiliyor. Hatta dikilmekle kalmıyor bizleri kapsama alanının içine sokabilecek bir kullanıma sahip olabildiğini de gösteriyor. Eğer istersek o kapsama alanın içine girebilir ve selfie çubuğu ile çekilmiş fotoğrafta yer bildirimimizi de yaparak var olabiliriz. Sezar’ın vakti zamanında söylediği farz edilen meşhur bir sözü ‘veni, vidi, vici…’ Türkçe’ye ‘geldim, gördüm, yendim’ şeklinde çevriliyor.  Akıllı telefonlarla selfie çeken Sezarcıkların da benzer bir söyleminden bahsedebiliriz belki de; çektim, paylaştım, beğenildim…